19 Nis 2012

RÜZGAR'A YAZILAN...


“Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
Benim artık yalnız sana itimadım var.” 
Sabahattin Ali

Göğün bağrından kopup gelen bir feryatsın, önünde duramıyor toprak… Güneş gizlemiş kendini bulutların arkasına da dalgın dalgın, seyreyliyor âlemi. Kokusunu, ümidini, getir de dört bir âlemin, hiddetini kendine sakla, hülasa yeterince hiddet var dünyada.

Acınası bir mevsimdir gelip geçiyor ömrümüzden, ne esen yelde, ne günde güneşte, adını sakladım denizlerin diplerine, dip balıkları gibi vurgun, yedik, su yüzüne çıktığımızda dönüp de bakan olmadı. Bir denizcinin şarkısından aldım selamını rüzgar…

Es, es de götür bütün acı hikayeleri ömrümüzden, bir laleler hatırlasın bizi, nazlı bir mevsimde, çeliğine su yürüyen, güzelliğini göstermeye ürkek utangaç laleler..Rengi sarı olsun. Belli ki bir yağmur damlası kadar hatırımız kalmayacak âlemde.

Dök içini, yerinde yeller essin, yoğun bakıma alsınlar gözlerimizi, edilmemiş iki çift kelamın da boynu bükük kalsın. Rüzgâra anlattım, hiç de ayaküstü yaşanmamış hikayelerimi, ömrümden olanı ardımda bırakacağım, az kaldı. Her şehir bizden habersiz yazar kendi kaderini, yaşaması insanlarının payına düşer.

Kocaman zamanlarımızın ortasında, meşguliyetlerimiz yüzünden zamansız kalalım. Zaman kayıplarından kaybettik ömrümüzü, bilemedik belki zamanı değerli kılanın, ona anlam biçip, saatlere dakikalara bölenin de yine insan olduğunu. Zaman insandan zerre haberdar değil. Soğuk buzdan bir kapı gibi zaman, üzerimizde öylece kilitli kalan.

Bilirsin, çok dinledin de tekrarlara girdi hep. Biz birbirine uzak, birbirine hasret ama asla “bir” olmayan ve belki de olamayacak olan, porselen bebekler gibi, zamanın bir köşesinde eskimeye bırakıldık. Kırılmaktan sakındık, kırmaktan sakındık, yıllar oldu da konuşmadık, buzdan bir kapı gibi bizimde üzerimize kilitli kaldı zaman.

Kaç insan tanıdın hayatında, sadece bir kişi mutlu olsun diye kendini silmeye bu kadar gönüllü olan? Kaç yıl oldu sahi, rüzgâra verip de ruhumu, hiç bilemeden kendimi unuttuğumu, ben de hatırlamıyorum…

Zaman mefhumu yok benim lügatımda, görüyorsun, o sebepten bir “kayıp” da yok. Hayatta kaybedecekleri için zamanı sahiplenenlere imrenerek baktım hep.  Dondurabilseydim eğer, tek bir anı dondurmak isterdim ömrümde, tek bir kare… Olmadı, olmayacak da biliyorsun.

Uykularımı götür rüzgâr, canım yana yana, “can”ımdan olanı da katıp yanıma, gidiyorum bu sefer. Birbirini göremeyecek olduktan sonra, ne fark eder, ha bir sokak, ha kilometreler…

Canımı yakmadan, es, geç yanımdan, “can”ıma dokunmadan geç, acıtmadan, yeni açmaya yüz tutmuş bahar dallarını kırmadan geç.. Zira bu yaz ayrılığın ilk yazı olacak, hiç “bir” olamayanların ayrı-lığının ilk yazı olacak…

Üzüntüm nedir bilir misin, kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden yaşayıp gidecek. Uzun zamandır beklenen bir yola çıkarken, ayrılırken bu şehirden, belki de yaşanabilecek en güzel hikâyeyi arkamda bırakırken, gizli gizli ettiğim vedayı bilmeyecek. Ardından uzun uzun bakılan bir gidişim yada bir gelişim  de olmayacak bir daha…yüreğime soktuğu hançeri içimde bir daha döndüremeyecek, bakışlarıyla, duruşlarıyla ve sessizliğiyle bunu bir daha yapamayacak.

Upuzun yollar girecek araya…
Unutulacağız, zaman bizi unutacak…

Zira Bizans eskisi, hafif meşrep, iskeleti kırık, yarası bozuk bir şehirde, denizin kalbinin ortasındayken de tam, “habersiz”, “sessiz” ve “uzak” olmak ve ansızın fark etmek yalnızlığımı ağır olacak, biliyorum.. kurşun gibi ağır yollar tutsak ediyor bizi şehirlere,  apanıyor şehirlerin kapıları bir bir, hele de geceleri… Geceleri, uyuyamadığım kadar olsun uykusu…

Sen ardını dönüp-de gitmezsin bana rüzgâr, yalnız başına kalakalmalardan çok acıdı bu kalp. Çıkar-ımsız sevdi insanları, o yüzden çok hırpalandı. İnsanların acımasızlığından kan içinde kaldı. En güvendikleri, en acımasız hikâyesini yazanlardı.
Hiddetlenme o yüzden, karşında kim var bilmek istedin madem diyeyim, çiçekleri nisan karlarının altında can veren bir bahar dalını kırma… Zira yakındır gidişi, istemese de başka bir kentte, başka bir mevsimde açacak…
Gidişi, suskun, yaralı ve biraz kırgın olacak…
Ardında “can”ını bıraktığını sanacak ama canı saydığının, canından can kopmayacak, üzülmeyecek bile belki… üzülse de hem demeyecek…

Ne sana anlatacak derdini rüzgar, ne bana..
Benim itimadım bir tek sana, bil ki yollarda azalacağım…

O çok sevdiğim şairin, o çok sevdiğim şiirindeki gibi:

“müjdesi olmayan yol 
 sonunu bildiğin kader,
 bile bile git 
 kimi ferman yollarda azalır”  M.M. 









6 Nis 2012

BEYAZ SENFONİ


Işıklı bir mevsimden geçiyor bu yazının yolu.
Toprağın öz suyu, kendine doygun, yeni yeni filizlenmeye başlayan bir başlangıca haber veriyor. Simli tozlar yağıyor gökten, beyaz çiçekli bir mevsimi haber veriyor, tabiatın o rengarenk dokusu, canlanmanın habercisi gibi ılık bir rahia bırakıyor kalplere..Soğuk karşısında insanın acizliği ılık bir meltem rüzgarına hasret, aç gözlerle bekliyor, dünya kendine dönüyor.
Badem ağaçları telaşlı bir hazırlıkta, çiçek açacakları mevsime gülümseyerek bakıyor.
Tabiatın o beyaz senfonisi, yeni baştan yazıyor öyküleri.
Arkasında bıraktıklarını düşünmüyor, uzun bir çığlık, neşeli kahkahalara bırakıyor yerini. Kocaman bir bahçe, ortasında devinip duran alıngan bir saklı su, gizemlerini keşfetmeye çağırıyor insanı.
Kan damardan daha hızlı akıyor, daha heyecanlı, daha devingen ve daha istekli, yeni olana aç yürekler bu beyaz senfoniyi dinliyor ve bekliyor sabırla tabiatın cömert kollarını..
Geceler kısalıyor, karanlık daha az yer kaplıyor artık zaman içinde..
Güneş insanın yüzünü yakıyor, bereketli doğa filiz veriyor topraktan, çoğalıyor, kalabalıklaşıyor, cümle mahlukat yavaş yavaş çıkıyor arz üzerine. O siyah yalnızlık beyaz bir kalabalığa dönüşüyor.
İnsanın ruhu da çiçekleniyor, umutlanıyor, heyecanlanıyor..Gündüz gibi beyaz ve aydınlık gülümsemelerle yaşıyor bu rüyayı. Bahar, her yere eşit geliyor, çiçeklerle, beyaz aydınlık yollarla..
Güney kentleri daha erken karşılıyor bu senfoniyi, kuzeydekiler ise bekliyor sırasını…
Bitmeyen bir sukutla hayatının mükâfatını bekleyenler, sonunda muradına eriyor.
Her gece nasıl sabaha eriyorsa, her kışın sonu da eninde sonunda bahara çıkıyor…
Her baharı kendine has bir rengi vardır. Bu baharın rengi beyaz. Kara kışlardan çok çektiği için belki de..
Nasıl yaşıyorsun kendi baharını ?
Siyah bir mevsimde artakalan bedenini sürüklerken, şehirlerden şehirlere kurtulabiliyor musun kendinden?


Bak beyaz bir senfoni sürüp gidiyor dışarıda…diyeceğim odur ki bunca harf yığınından sonra; sadece “yaşa”…doya doya yaşa…

SİYAH SENFONİ


Güneşin gözyaşları, dünyanın üzerine düştüğünde, arz yuvarlağı küçücüktü. Sancılarla, karanlıkla, kara bir senfoniyle başladı hayat…Her başlangıç sancılıydı, doğum gibi, ölüm gibi, karanlığın öz suyundan doğan insan, günah diye bilinen bir hazzın ertesinde, vücuda geldi ve karanlık yanını taşıdı içinde.
Yalnız kalmıştı, yalnız bırakılmıştı, doğarken de ölürken de yalnız ve çıplaktı. Kan, ter ve hazdı yaşamın çeliğine su veren. Bütün “dokunulmazları ve kutsalları” bir bir sallandıran o tutkuydu.
Kimse ama hiç kimse tutkuları, düşleri ve arzuları olmadan, karanlık yanından beslenemez. Bencillik ve korunma güdüsü bu karanlık taraftan mirastır insana ve tüm kaygıların temelinde yatar ölüm korkusu. İnsan aslında bedeninde yabancı, ömründe misafirdir. Zor olan ise bunu kabullenmesidir.
Siyah bir senfoninin esaretinde bir ömür taşıyan, huzursuz beden, sanadır sözüm. İnsan bu dünyada yalnız, kendi yaşamasından çıkardığı hazlarının esaretinde var olmamalıdır. Kendi varlığından ve aciz bedeninden daha önemli ve erdemli değerleri ile varlığını anlamlandırmalıdır. Kendinden başkasını önemsemeyen ve zerre düşünmeyen, tıpkı doğarken ve ölürken olduğu gibi yaşamı boyunca yalnız ve yalnız kendine mahkumdur.
Ey kendini çok seven, bil ki ne zaman birini kendinden çok sevmeye başlarsın anla ki yalnızlığın o siyah senfoniyi parçalayarak güneşin göz yaşlarına dönüşür. Güneşin o aydınlık çiğ taneleri hayatına düştüğünde geleceğe filizlenirsin. Umutların yaşaman ve hayatın sürgün verir. İçtenlikten ve samimiyetten alacağın haz, yalnızlığın ortasındaki siyah senfoninde dinlediğin kendi sesini bastıracaktır. Konuşmaya korktuğun, sevmekten sakındığın her kim varsa çevrende, varlığında anlam bulacaktır. Yarım yarım bıraktıkların, senin yarımlığını tamamlayacaktır.
Bil ki herkesin ömrü, kendi mabedidir. O mabede soktukların, senin kutsalına dokunduğunda, karşılarında durup sen şunu yanlış yaptın demek boynunun borcu olsun. Çünkü kimse kimsenin mabedine, selamsız ve fütursuzca girmek istemez. 
Derviş hırkaları giymek için, çok gençsin çocuk. Gözler ruhun gücünü gösterirmiş, bilirim ki güçlü bir ruhun var. Üstesinden gelemeyeceğin hiçbir şey yok ömründe. Daha baştan kara yazılmış, siyah senfonilere mahkum etme hayatını. İzin ver sevmek isteyen seni doya doya sevsin, izin ver dostların “senden” olanı görsün. İzin ver seninle konuşmak isteyen konuşsun, sana dokunmak isteyen dokunsun. Hoyrat, meraklı gözlere aç demiyorum yaşamını fakat tenini sakındığın, sevgini göstermeye çekindiğin, gözlerini kaçırdığın, mutlak seni senden çok seviyor bilesin.
İnsan kendisini kalın duvarlarla örülü, sözde korunaklı “mabed” lere kapattığında, zanneder ki kimse erişemeyecek kendisine, ruhuna, bedenine. Bu hastalıklı güdü, git gide insanın mafsallarını felç eder, bir müddet sonra istese de çıkmaya cesaret edemez, kendi sözde doğrularının kalesinden. Oysa kimsenin cirit atmadığı en korunaklı kaleler bile, zamanla içten içe çürür. Yalnızlığın o nemli ve hastalıklı öpücüğü alnına değdikten sonra, bir daha kimseyi sevemeyeceğini zanneder insan. O kocaman ve ulu çınarlar, dışarıdan yıkılamaz gibi görünse de, içleri kemirildikten ve öz suları damarlarından çekildikten sonra kendi kendine yıkılırlar. O sebeptendir ki, yalnızlığıyla azalanlardan değil, paylaştıkça çoğalanlardan ol.

Ben senin mabedine girdiğimde, gözleri ve sözleri kirlenmemiş bir çocuktum. Eteklerimi savura savura ilerlerken, çevrene ördüğün o dikenli tel yüzünden, ellerim, avuçlarım, kalbim kan içinde kaldı. Sana dokunamadan, kurduğun darağaçlarında, yargılandım ve sonunda astım kendimi. O siyah senfoni, benim güneşten düşen çiğ damlalarımı bir bir kendi karanlığına boyadı. Hayata ve geleceğe dair içimde iyi kalan ne varsa, o yangın yerinde bıraktım. Ben bedenimi, senin siyah senfoninin tam ortasında yaktım. Ne yazık, dönüp de bakmadın bile. Cesaretimi ve acımı görmeye dayanamadı gözlerin. Şimdi, gördüğünde dön de bir bak, ne kalmış geriye benden…Bıraktığın yerde, o günü durumundan daha muhteşem görünmeyen bir siluet yalnızca. Bir kere izin verseydin eğer, belki o siyah senfoni yer yüzüne dağılacak ve çılgın notaları, ayın karanlık yüzünü dahi aydınlatacak, güneşten damlayan çiğ tanelerine dönüşecekti. Bir yangın yerindense, sevinçli çocukların koşturduğu bir bayram yerine dönecekti hayatımız. İnanmadın, inandıramadım..

Bil ki, çocuk..ne ben sana geç kaldım, ne sen bana erken…Öyleydi böyleydi derken, geçip gidiyor ömrümüz. Kabul et ,dünden daha iyi değil bugün. Ve hala simsiyah bir senfoni, uzak bir tepeden yankılanıyor...Ellerim ellerini arıyor karanlıkta. Yağan kar bile bu karanlığı aydınlatmaya yetmiyor, simsiyah bir gece tenimi üşütüyor.

Fakat biliyorum ki gün gelecek çocuk, bu ses giderek azalacak. Ellerimi yeniden tuttuğunda, o siyah senfoni, birden bire susacak. Güneşin, simli çiğ taneleri, toprağa yavaş yavaş düşecek. Ilık bir havada, yavaş yavaş sürgün verecek yarına dair ne varsa. Dönüp baktığında, yanında gördüğünden mutlu olacaksın. Yaşamın kendinden yeni hayatlar çıkaracak, varlığın çoğalacak. O siyah senfoniyi bir daha hatırlamamak üzere unutacaksın. Gülümsemeni, arzın üzerindeki cümle mahlukat kıskanacak. Çoğalacaksın…. Neşeli sahil kentlerinde insanlar senin gözlerinle bakacaklar birbirlerine.
Gün gelecek çocuk, o siyah senfoni, güneşin göz yaşlarıyla aydınlanacak. Ve bil ki:

“My arms will belong  only to you when that day comes.”




3 Mar 2012

OLASILIKSIZ



Günden güne azalarak ilerliyor zaman… Hırçın dalgalarıyla limanları döven denizin o dalgın, kara, azgın suları içimi yıkıyor. İçimde şehirler yıkılıyor, her gece adını bilmediğim bir sabahın koynunda uyanıyorum. Dinlediğin, söylediğin, savaştığın, yenildiğin ne varsa içimde taşıyorum. Bir “göze alınamanın” hikayesidir bu..

Terk ettiğim her şehirden daha çok sevdim seni, evet zamansız,evet sorgusuz, evet sualsiz..İçindeyken sorgulamaz insan çünkü, içindeyken düşünmez adeta öncesiz ve sonrasızdır. KÜÇÜK hesaplaşmaların insanı olamadım ben, BÜYÜK hesaplarım da olmadı. Hele hesaplayan hiç olmadım. Olasılıkların da peşinden koşmadım. Övünerek söylemiyorum ama analizlere ayıracak vaktim de hiç olmadı. Öncem yoktu, sonram hiç olmadı. Bütün ön yargılarımdan, sözlerimden, hesaplarımdan arınarak geldim.
İnsanları merak ettim, evet ama sorgulamadım. Onlar için endişelendim evet ama yargılamadım. Kalemin ve kağıdın büyüsüyle eskidim, arkamda eskimiş bir çocukluk bıraktım. Eskimiş çocuklarız biz ama çocuk gibi davranmak için büyüdük artık kabul et. Köşe kapmacalar, tuhaf akıl oyunları ve gecenin bir köşesinden çıkıp gelen şarkılar için savunmasız kaldık.

 İnsan neyi özlediğini bilemeden özleyebilir mi?

Bilmiyorsa ancak tahmin eder ve kendi gerçeğiyle yüzleşmekten  kaçar. Muhasebe defterlerine benzemez aşk. Borçlusu da alacaklısı da aynı tarafa yazılır. Karı, zararı, kazananı, kaybedeni yoktur. Zalimiyle mazlumu durur yan yana.
Koparak çoğaldık, yaşayarak azaldık. Bir gözlerimiz kaldı geriye, kırgın, dalgın, huzursuz…
Yaşanan, söylenen onca şeyden bize “bir yaşamak” kaldı..Sorgusuz, sualsiz, hep aynı döngüde, hep aynı sınırların içinde.
Ben yazıyorum, sen susuyorsun.
Ben sonunu biliyorum, sen olasılıklarını hesaplıyorsun…
Ben büyüyorum, sen eskiyorsun, cocuk yüzleri gibi..
Canım yanmadı, karanlıkta, kendi yıldızını arayan eski bir denizci gibi umutsuzca gökyüzüne bakıyorum. Şakacı yıldızlarla baş etmenin zorluğunu yeni yeni anlıyorum. Arada bir göz kırpıp insanın rotasını alt üst eden eski bir yıldız gibisin. Adındaki bu tuhaf ironi tesadüf olamaz değil mi?
Hesapla bütün olasılıkları…
Biz  gözlerimizi kapayıp olasılıksız kalana dek. 

27 Şub 2012

Vebali Eylül'de...

Sen yine sükûtunu giy.
Bir eylül akşamı yerlerde yaprak cenazeleri, ılık yağan bir yağmur ve sonsuz bir sukut. Beni içine almadan bu eylül, bütün kuytularımı gömdüm senin şehrine. Yazdığım her kelime bir akşam üzeri şarkısı sana uyu diye. Batık bir eylül gemisi gibi vurdum şehrin en aksi yerine. Kıyılarında dolaştığım bu eylül, diğerlerine hiç benzemiyor oysa. Tüm iyi niyetiyle, akşamın son ışıklarıyla insanları sarıp sarmalayan bu ılık yağmur, kopacak fırtınanın habercisi gibi geliyor, kimsenin bilmediği bir dilde...Ilık bir yağmur yağıyor ve ılık bir kan sızıyor gecenin bir yerinden. İnsanların yüzlerinden, yüzsüzlüklerinden kirleniyorsun sen de ben de..Ne ironidir insanlara dünyanın haberini taşımış insan "haber" siz kalıyor, kendinden, geleceklerden, onlardan, bizerden, sizlerden,senden..
Gece taşıyor aynı şehri aynı sabaha, oysa ben bir körebe gibi hem seni hem kendimi arıyorum eylül ışıklarının altında. Tek bir kelimenin altına sığınmış bir şiir gibi olamamnın, tek olamanın, siz değil sen olamamamın Eylülü bu bahar.Eylülsüz bir sonbahar neyse, insansız kalmış bir şehir de o..
Sen yine sükûtunu giy.
Ben gece yarısı ışıklarının arasından, aralanmış bir perde gibi geçerken zaman, sonbaharın rüzgarlı eteklerini savuşturan telaşını her mevsim yerlere dökülen yaprak cenazelerini gördüm. Daha ilk günden hem de eylülden geçtim bugün. Eylül kalır mı dersin benle?Bir de dokunup da durdurabilsem nabzımda attığın yeri..
Eylül, ılık yağmurlarını dökerken tenime, ağustos sıcağından mayıs sıkıntısına, bir şizofren yasını geride bırakmışken, bir büyük şairin dizeleri takılıyor dudağıma : "Sonbahar sarsıntılarla gelir, dipten ve derinden; dağılır sis yelkenlileri ederli eylül gemilerinden"
O kederli Eylül gemileri, her sonbahar hayaleterini gezdirirken üzerimde ve işte fark ettim ben de..Söylenmemiş tek bir kelimem bile kalmadı geride. Vebali Eylül'de.

5 Şub 2012

KAR KARANLIK

Zemherinin ortasında
hatırlamak üzerine bir yazı…


“Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?
Kim bağışlayacak bu unutuşları? Kim, kim, kim….”

Kalbiniz için kelimeler getirdim, kendi sessizliğinden boğulan kelimeler, birikip birikip de yatağına varamayan nehirler gibi..Neyi eksik yazdım, neyi yanlış söyledim, üzdüm mü sizi?
Üzülmeyin, kimsenin sevemeyeceği kadar çok sevdim sizi, renginizi, gözlerinizi, unutkanlığınızı, var oluşunuzu, hatırladıklarınızı veya hatırlamadıklarınızı…
Unuttukça eksilirsiniz, bir hayal misali yaşıyorum evet, o yüzden hatırlamanız da zor olsa gerek..

Hatırlamak “Hatır” dan gelir, hatır “hatıradan”.. Hatır yoksa, hatıra da yoktur zaten..

“unutmak, yıldızların ciğerine saplanan
bir lâle yaprağına gömmektir sevgiliyi ve unutulursa şair, sen de unutulursun”

Artık ölü şairlerin sözleri de kurtarmaz bizi… Zemheride kor ateşlerin ortasında yaksam bu yazıyı, zerre damlamaz kanım, zerre acımaz içim çünkü ne hatırlanmak ne unutulmak umurumda… Umurumda olan yalnız gözlerinizin o acı kahve, buruk tadı, çünkü o tat ruhumda kaldı.

Ne uzun bir yol var bu yazıda, ne bir terk edilişin acısı, ne de kara kışın ortasında hatırlanamama sancısı. Karlı bir gecenin sabahı unutmak için iyi bir vakit değil. Yoksa üşümüyor musun artık? Kelimelerim ısıtsın içini ki benim kelimelerim ucu yontulmuş çakıl taşları gibi kalbini kanatmaz, zerre etmez sitem…
Bir hayali yazmak, onu yaşamaktan daha kolaydır, doğrudur. Kendimi hatırlatacak kadar cesur olamadım hiçbir zaman. Bir aşkı öldürmek bir acıyı öldürmekte daha kolaydır. iki kelimeyi bir araya getiremez insan bazen, tutulur kalır. Oysa artık hiç anlayamadığım kadar iyi anlıyorum..Olur ya, yazmak gibi olmamıştır hiç konuşmak. Bazen istemediğimiz şeyleri söyleriz, bazen düşündüğümüzle konuştuğumuz birbirini tutmaz. Laf ağızdan çıkar bir kere artık…gerisi, iyilik, güzellik, sağlık …
Neden sır gibi saklar kendini insan, neden kollarını onu sevenden sakınır, anlayamadığım bir tek bu kaldı sanırım.

Şimdi bu harf yığını, karşılıklı edilen bir çift kelamın yerini tutmaz, tutmadı, tutmayacak..
Kar karanlık… “mahsuzcuktan unutmuş” bizi, tüm yeryüzünü yakıyor dışarıda.
Hatırlasana o insanların, dilleriyle, gözleriyle, sözleriyle soldurduğu hikayeyi. Hatırlasana, geceden sabaha hayatı çekiştirdiğimiz saateri.
Hatırlasana nasıl incitmekten ölesiye korktuğum bir çocuğa baktığım gibi sana bakan gözlerimi..
Hatırlasana bir sana söylemeye çekindiğim, ama senin şıp diye anladığın kelimelerimi.
Hatırlasana olmazlarımızı…
Hatırlasana “harika” olanı…
Hatırlasana olmazlar olur yapmaya yeteneksizliğimizi..
Hatırlasana sevmekteki acemiliğimizi…
Hatırlasana dokunmaya korkan, ürkek bedenimizi..
Hatırlasana bize her zaman açık olan o kapıları..
Hatırlasana “müsaitsizliğimizi”…
Hatırlasana nasıl özen göstererek “sevemediğimizi”..
Hatırlasana ne çok üşüdüğümüzü..
Hatırlasana benim balıklarını ne çok sevdiğimi ;)

Ve hatırlamasana o günü… Mahsuzcuktan oynadığım oyunlar yaktı çok canımı..
Hatırlasana “herkes gibisin” diye yalan söylediğim o günü.. Asla herkes gibi olmadın, keşke herkes olsaydı senin gibi..

Unutmak, benim gibi lanetli ruhlara bahşedilmiş bir lütuf değil. Yolda yürüyorum bazen kalabalıkların arasında, yüzünü arıyorum, insanların yüzlerinde, bir kere daha ne zaman görürüm, belki şu an arkamda yüyüyen insanların içinde, belki uyuyor, belki gülüyor… Güzel bir şarkı duyduğunda, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir haber aldığında paylaşamamanın hüznünü duydun mu hiç içinde?
Hiç o kafeye gidip de sırf yalnızlığın anlaşılmasın diye kendine defalarca kahve ısmarladığın oldu mu?

Hiç yazdıklarıma susmayıp da haykırmak istediğin oldu mu? Sen hiç birilerine böyle yazılar, şiirler yazdın mı?

Hiçbir insanı yaşarken öldürdüğün oldu mu, her an gülümseyerek kapından içeri girebilecek yakınlıkta olup da, bir adım atsa arkanı dönüp çekip gidebileceğin..
Kimi sevmekten bu kadar korktun?
Kim bu kadar sevdi seni?
Hayatını kime ithaf ettin…

kar yağıyor, kar karanlık…

Olmazı olur yapmak insanın işi..kimse kadere yada dünyaya yüklemesin bu işi..ne çin işi, ne Japon işi, bir insanın kanayan yarasını görüp de ona merhem olamamak, şu yağan kar kadar karanlık.

O karanlık kalkmadan, hatırlasak ne, unutsak ne?

7 Oca 2012

Güzel gözlü bir yolcuya Sevgili Hacer’e

YOLCU

Alnımı otobüsün soğuk camına dayadım. Yanımdan geçenlerin yüzlerine dahi bakmıyorum artık, alıştım yollara yolculuklara. En iyi intikam şekli kayıtsız kalmaktır yaşananlara, öylece ne bir ses ne bir seda ne de bir iz bırakmadan çekip gitmek. Çünkü söylenecek sözler kalmamışsa artık insanın hayatında, kalıp anlatmak da nafiledir…
Yorgun hissetmiyorum kendimi, yeni başlangıçlar yorgunluklara galip gelir. Hangi yolculuktan, hangi yol arkadaşı kaldı ki yanımda ? Hızlanıyor otobüs, şehrin yolları karanlıkta boşluktan ibarettir, evler karanlıkta sanki devasa yapılar gibi görünmektedir. Benimse gecenin karanlığını solumaktan başım dönüyor, hızlı hızlı geçiyor yanımdan bozkır kentinin kavak ağaçları..Yeni bir başlangıç için, yıllarımın tanıklığını yapan şehirden yavaş yavaş uzaklaşıyorum.
Yol sürekli gider gelir,birilerinden birilerine,birisi için bir yere yada bir şeye. Ama yolcuları olmadan yol, bir hiçtir, boşlukta bir çizgidir.

İnsan uzanmamışsa uzak diyarlara ,
Hep darağacındadır kendi yalnızlığının,
Hayat hikayeleri kesişmemişse bir yerlerde diğer insanlardan, çember daralıyorsa etrafında ;
Çekip gitmeyi ister ve gider de…

İster gönüllü olur bu ayrılık, isterse de gönülsüz fakat sonuç hep aynıdır. Islak asfaltta, korna sesleri, sabırsız far izleri, trafik ışıklarının kırmızı yeşil oyunu, hep kendi içine susan bir avuç yolcu. Kendimden uzaklaşmamın kaçıncı kilometresi bu? Kaç saat geçti üzerinden, nefesimin buğusu camda, alnım sıcak..Kapkaranlık bozkırın ortasında, otobüsün camından yansıyan kendi yüzüme bakıyorum..Dışarıdaki karanlığı hiçbir ışık kirletmiyor, ben de düşünmüyorum yarının ne getireceğini, kimler olacak hayatımda, daha kaç kere gülümseyerek uzaklaşacağım bir şehirden heyecanla…
Bulutlar dağların üzerinde gri mürekkepler gibi dağılıyor,
Artık ağaçlar siyah benekler gibi belirgin, toprağın üzerinde uzanıyor. Şafak sökmek üzereyken yol şeritleri birbirinin ardına atılmış düğümler gibi çözülüyor. Benim aydınlığım, benim şafağım, önümde uzanan aslında yol değil, benim yaşanmamış yıllarım..
Çok sevdiklerim de oldu, çok üzdüklerim de mutlaka. Eğer üzülen birileri varsa o şehirde sırf siz gittiniz diye, dönmek için de mutlaka bir sebebiniz vardır o zaman.
Bir yemekte bir arkadaşıma hep doğru kararları alsın diye bir zar hediye etmiştim. Diğerine de hayatının ritmini asla kaçırmasın diye bir pena. Biri hayatının ritmine beni de dahil etti, diğeri ise zor kararlarında beni hatırlayacağını söyledi. Penam ve zarım yanımda değil artık belki ama yeni başlangıçlara hazır ruhum. Kendime yakın olduğum sürece, belki o kadar da uzakta değilim hiçbirinden, hiç kimseden..
Yavaş yavaş gün ağarıyor, denizin kokusunu hissedebiliyorum ve önümde yeni bir yol, yepyeni bir hayat var, bunu adım gibi biliyorum…