Zemherinin ortasında
hatırlamak üzerine bir yazı…
“Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?
Kim bağışlayacak bu unutuşları? Kim, kim, kim….”
Kalbiniz için kelimeler getirdim, kendi sessizliğinden boğulan kelimeler, birikip birikip de yatağına varamayan nehirler gibi..Neyi eksik yazdım, neyi yanlış söyledim, üzdüm mü sizi?
Üzülmeyin, kimsenin sevemeyeceği kadar çok sevdim sizi, renginizi, gözlerinizi, unutkanlığınızı, var oluşunuzu, hatırladıklarınızı veya hatırlamadıklarınızı…
Unuttukça eksilirsiniz, bir hayal misali yaşıyorum evet, o yüzden hatırlamanız da zor olsa gerek..
Hatırlamak “Hatır” dan gelir, hatır “hatıradan”.. Hatır yoksa, hatıra da yoktur zaten..
“unutmak, yıldızların ciğerine saplanan
bir lâle yaprağına gömmektir sevgiliyi ve unutulursa şair, sen de unutulursun”
Artık ölü şairlerin sözleri de kurtarmaz bizi… Zemheride kor ateşlerin ortasında yaksam bu yazıyı, zerre damlamaz kanım, zerre acımaz içim çünkü ne hatırlanmak ne unutulmak umurumda… Umurumda olan yalnız gözlerinizin o acı kahve, buruk tadı, çünkü o tat ruhumda kaldı.
Ne uzun bir yol var bu yazıda, ne bir terk edilişin acısı, ne de kara kışın ortasında hatırlanamama sancısı. Karlı bir gecenin sabahı unutmak için iyi bir vakit değil. Yoksa üşümüyor musun artık? Kelimelerim ısıtsın içini ki benim kelimelerim ucu yontulmuş çakıl taşları gibi kalbini kanatmaz, zerre etmez sitem…
Bir hayali yazmak, onu yaşamaktan daha kolaydır, doğrudur. Kendimi hatırlatacak kadar cesur olamadım hiçbir zaman. Bir aşkı öldürmek bir acıyı öldürmekte daha kolaydır. iki kelimeyi bir araya getiremez insan bazen, tutulur kalır. Oysa artık hiç anlayamadığım kadar iyi anlıyorum..Olur ya, yazmak gibi olmamıştır hiç konuşmak. Bazen istemediğimiz şeyleri söyleriz, bazen düşündüğümüzle konuştuğumuz birbirini tutmaz. Laf ağızdan çıkar bir kere artık…gerisi, iyilik, güzellik, sağlık …
Neden sır gibi saklar kendini insan, neden kollarını onu sevenden sakınır, anlayamadığım bir tek bu kaldı sanırım.
Şimdi bu harf yığını, karşılıklı edilen bir çift kelamın yerini tutmaz, tutmadı, tutmayacak..
Kar karanlık… “mahsuzcuktan unutmuş” bizi, tüm yeryüzünü yakıyor dışarıda.
Hatırlasana o insanların, dilleriyle, gözleriyle, sözleriyle soldurduğu hikayeyi. Hatırlasana, geceden sabaha hayatı çekiştirdiğimiz saateri.
Hatırlasana nasıl incitmekten ölesiye korktuğum bir çocuğa baktığım gibi sana bakan gözlerimi..
Hatırlasana bir sana söylemeye çekindiğim, ama senin şıp diye anladığın kelimelerimi.
Hatırlasana olmazlarımızı…
Hatırlasana “harika” olanı…
Hatırlasana olmazlar olur yapmaya yeteneksizliğimizi..
Hatırlasana sevmekteki acemiliğimizi…
Hatırlasana dokunmaya korkan, ürkek bedenimizi..
Hatırlasana bize her zaman açık olan o kapıları..
Hatırlasana “müsaitsizliğimizi”…
Hatırlasana nasıl özen göstererek “sevemediğimizi”..
Hatırlasana ne çok üşüdüğümüzü..
Hatırlasana benim balıklarını ne çok sevdiğimi ;)
Ve hatırlamasana o günü… Mahsuzcuktan oynadığım oyunlar yaktı çok canımı..
Hatırlasana “herkes gibisin” diye yalan söylediğim o günü.. Asla herkes gibi olmadın, keşke herkes olsaydı senin gibi..
Unutmak, benim gibi lanetli ruhlara bahşedilmiş bir lütuf değil. Yolda yürüyorum bazen kalabalıkların arasında, yüzünü arıyorum, insanların yüzlerinde, bir kere daha ne zaman görürüm, belki şu an arkamda yüyüyen insanların içinde, belki uyuyor, belki gülüyor… Güzel bir şarkı duyduğunda, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir haber aldığında paylaşamamanın hüznünü duydun mu hiç içinde?
Hiç o kafeye gidip de sırf yalnızlığın anlaşılmasın diye kendine defalarca kahve ısmarladığın oldu mu?
Hiç yazdıklarıma susmayıp da haykırmak istediğin oldu mu? Sen hiç birilerine böyle yazılar, şiirler yazdın mı?
Hiçbir insanı yaşarken öldürdüğün oldu mu, her an gülümseyerek kapından içeri girebilecek yakınlıkta olup da, bir adım atsa arkanı dönüp çekip gidebileceğin..
Kimi sevmekten bu kadar korktun?
Kim bu kadar sevdi seni?
Hayatını kime ithaf ettin…
kar yağıyor, kar karanlık…
Olmazı olur yapmak insanın işi..kimse kadere yada dünyaya yüklemesin bu işi..ne çin işi, ne Japon işi, bir insanın kanayan yarasını görüp de ona merhem olamamak, şu yağan kar kadar karanlık.
O karanlık kalkmadan, hatırlasak ne, unutsak ne?
game etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
game etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Şub 2012
7 Oca 2012
Güzel gözlü bir yolcuya Sevgili Hacer’e
YOLCU
Alnımı otobüsün soğuk camına dayadım. Yanımdan geçenlerin yüzlerine dahi bakmıyorum artık, alıştım yollara yolculuklara. En iyi intikam şekli kayıtsız kalmaktır yaşananlara, öylece ne bir ses ne bir seda ne de bir iz bırakmadan çekip gitmek. Çünkü söylenecek sözler kalmamışsa artık insanın hayatında, kalıp anlatmak da nafiledir…
Yorgun hissetmiyorum kendimi, yeni başlangıçlar yorgunluklara galip gelir. Hangi yolculuktan, hangi yol arkadaşı kaldı ki yanımda ? Hızlanıyor otobüs, şehrin yolları karanlıkta boşluktan ibarettir, evler karanlıkta sanki devasa yapılar gibi görünmektedir. Benimse gecenin karanlığını solumaktan başım dönüyor, hızlı hızlı geçiyor yanımdan bozkır kentinin kavak ağaçları..Yeni bir başlangıç için, yıllarımın tanıklığını yapan şehirden yavaş yavaş uzaklaşıyorum.
Yol sürekli gider gelir,birilerinden birilerine,birisi için bir yere yada bir şeye. Ama yolcuları olmadan yol, bir hiçtir, boşlukta bir çizgidir.
İnsan uzanmamışsa uzak diyarlara ,
Hep darağacındadır kendi yalnızlığının,
Hayat hikayeleri kesişmemişse bir yerlerde diğer insanlardan, çember daralıyorsa etrafında ;
Çekip gitmeyi ister ve gider de…
İster gönüllü olur bu ayrılık, isterse de gönülsüz fakat sonuç hep aynıdır. Islak asfaltta, korna sesleri, sabırsız far izleri, trafik ışıklarının kırmızı yeşil oyunu, hep kendi içine susan bir avuç yolcu. Kendimden uzaklaşmamın kaçıncı kilometresi bu? Kaç saat geçti üzerinden, nefesimin buğusu camda, alnım sıcak..Kapkaranlık bozkırın ortasında, otobüsün camından yansıyan kendi yüzüme bakıyorum..Dışarıdaki karanlığı hiçbir ışık kirletmiyor, ben de düşünmüyorum yarının ne getireceğini, kimler olacak hayatımda, daha kaç kere gülümseyerek uzaklaşacağım bir şehirden heyecanla…
Bulutlar dağların üzerinde gri mürekkepler gibi dağılıyor,
Artık ağaçlar siyah benekler gibi belirgin, toprağın üzerinde uzanıyor. Şafak sökmek üzereyken yol şeritleri birbirinin ardına atılmış düğümler gibi çözülüyor. Benim aydınlığım, benim şafağım, önümde uzanan aslında yol değil, benim yaşanmamış yıllarım..
Çok sevdiklerim de oldu, çok üzdüklerim de mutlaka. Eğer üzülen birileri varsa o şehirde sırf siz gittiniz diye, dönmek için de mutlaka bir sebebiniz vardır o zaman.
Bir yemekte bir arkadaşıma hep doğru kararları alsın diye bir zar hediye etmiştim. Diğerine de hayatının ritmini asla kaçırmasın diye bir pena. Biri hayatının ritmine beni de dahil etti, diğeri ise zor kararlarında beni hatırlayacağını söyledi. Penam ve zarım yanımda değil artık belki ama yeni başlangıçlara hazır ruhum. Kendime yakın olduğum sürece, belki o kadar da uzakta değilim hiçbirinden, hiç kimseden..
Yavaş yavaş gün ağarıyor, denizin kokusunu hissedebiliyorum ve önümde yeni bir yol, yepyeni bir hayat var, bunu adım gibi biliyorum…
YOLCU
Alnımı otobüsün soğuk camına dayadım. Yanımdan geçenlerin yüzlerine dahi bakmıyorum artık, alıştım yollara yolculuklara. En iyi intikam şekli kayıtsız kalmaktır yaşananlara, öylece ne bir ses ne bir seda ne de bir iz bırakmadan çekip gitmek. Çünkü söylenecek sözler kalmamışsa artık insanın hayatında, kalıp anlatmak da nafiledir…
Yorgun hissetmiyorum kendimi, yeni başlangıçlar yorgunluklara galip gelir. Hangi yolculuktan, hangi yol arkadaşı kaldı ki yanımda ? Hızlanıyor otobüs, şehrin yolları karanlıkta boşluktan ibarettir, evler karanlıkta sanki devasa yapılar gibi görünmektedir. Benimse gecenin karanlığını solumaktan başım dönüyor, hızlı hızlı geçiyor yanımdan bozkır kentinin kavak ağaçları..Yeni bir başlangıç için, yıllarımın tanıklığını yapan şehirden yavaş yavaş uzaklaşıyorum.
Yol sürekli gider gelir,birilerinden birilerine,birisi için bir yere yada bir şeye. Ama yolcuları olmadan yol, bir hiçtir, boşlukta bir çizgidir.
İnsan uzanmamışsa uzak diyarlara ,
Hep darağacındadır kendi yalnızlığının,
Hayat hikayeleri kesişmemişse bir yerlerde diğer insanlardan, çember daralıyorsa etrafında ;
Çekip gitmeyi ister ve gider de…
İster gönüllü olur bu ayrılık, isterse de gönülsüz fakat sonuç hep aynıdır. Islak asfaltta, korna sesleri, sabırsız far izleri, trafik ışıklarının kırmızı yeşil oyunu, hep kendi içine susan bir avuç yolcu. Kendimden uzaklaşmamın kaçıncı kilometresi bu? Kaç saat geçti üzerinden, nefesimin buğusu camda, alnım sıcak..Kapkaranlık bozkırın ortasında, otobüsün camından yansıyan kendi yüzüme bakıyorum..Dışarıdaki karanlığı hiçbir ışık kirletmiyor, ben de düşünmüyorum yarının ne getireceğini, kimler olacak hayatımda, daha kaç kere gülümseyerek uzaklaşacağım bir şehirden heyecanla…
Bulutlar dağların üzerinde gri mürekkepler gibi dağılıyor,
Artık ağaçlar siyah benekler gibi belirgin, toprağın üzerinde uzanıyor. Şafak sökmek üzereyken yol şeritleri birbirinin ardına atılmış düğümler gibi çözülüyor. Benim aydınlığım, benim şafağım, önümde uzanan aslında yol değil, benim yaşanmamış yıllarım..
Çok sevdiklerim de oldu, çok üzdüklerim de mutlaka. Eğer üzülen birileri varsa o şehirde sırf siz gittiniz diye, dönmek için de mutlaka bir sebebiniz vardır o zaman.
Bir yemekte bir arkadaşıma hep doğru kararları alsın diye bir zar hediye etmiştim. Diğerine de hayatının ritmini asla kaçırmasın diye bir pena. Biri hayatının ritmine beni de dahil etti, diğeri ise zor kararlarında beni hatırlayacağını söyledi. Penam ve zarım yanımda değil artık belki ama yeni başlangıçlara hazır ruhum. Kendime yakın olduğum sürece, belki o kadar da uzakta değilim hiçbirinden, hiç kimseden..
Yavaş yavaş gün ağarıyor, denizin kokusunu hissedebiliyorum ve önümde yeni bir yol, yepyeni bir hayat var, bunu adım gibi biliyorum…
11 Eki 2011
YOL ARKADAŞI
Ve insansız kalır şehir…
Gözden ırak olan gönülden ırak olmaz
Tek satırlık ömrüm
ömrüne sığmaz..
Gittin ya..
İnsansız kaldı şehir..
Suskun biraz da..
Susuz bir nehir,
Artık ömrüm…
ne yarın
ne bugün
ne de dün…
gittiğinde durdu zaman,
sustu ömrüm…
sesin de yok,
oysa uzakta değil doğduğum gün,
yani yaş otuz,
yani bir varız aslında
bir yokuz..
susarak çoğalanlardan,
konuşarak azalanlara…
sessizliğiyle övülüp,
sözüyle hor görülüp,
yalnızlığına gömülenlerden,
daha mı kalabalık,
daha mı çokuz…
acemi mevsimlerden,
acınası bir son bahara geçiyoruz..
adresini kalbinde taşıyan insanlardan,
kabahatini bilmeden af dileyenlerden,
hayalinin peşinde koşanlara,
saf diyenlerden,
yüzüne değil arkasından laf edenlerden,
o kadar çok bahsettim ki…
bizi anlatmak isterken..
yani seni
yani beni….
Göremediğim o gözleri,
Dokunamadığım o teni,
Unuttum…
Ve unutmamak için sadece sesini,
Her yol da her yolculukta,
Bambaşka biri olma duraklarında,
Bir şiir verdim yanına..
Yol arkadaşı..
Uzak ülkelerde ,
Bir tanıdık bakışı..
Savaş gören şehirlerden,
Ayın ışıldadığı gecelerden,
Uykulu şehirlere inerken,
Bir can yoldaşı…
Hiçbir yağmur yıkayamaz artık,
Ellerimdeki kanı…
Üzdüm bilirim, ne yapsam olmayacak,
Kalmadı hiçbir şeyin eski tadı..
Giderken bıraktığın aynalarda,
Döndüğünde göreceğin adam,
Şimdiden başladı yalnızlığın…
Bil ki kalbim bileklerinde atar.
Sesim, kelimelerim olur
Gelir yanında yatar…
Belki de güz yollarında,
ağaçlardan düşen yapraklar gibi,
Oturur yanına,
Yalnız gözlerine bakar,
Kim bilir belki de :
“ve biz gene yıldızlara bakarız
ve yine yıldızlar bize bakar”
Özge’11 Ank
Gözden ırak olan gönülden ırak olmaz
Tek satırlık ömrüm
ömrüne sığmaz..
Gittin ya..
İnsansız kaldı şehir..
Suskun biraz da..
Susuz bir nehir,
Artık ömrüm…
ne yarın
ne bugün
ne de dün…
gittiğinde durdu zaman,
sustu ömrüm…
sesin de yok,
oysa uzakta değil doğduğum gün,
yani yaş otuz,
yani bir varız aslında
bir yokuz..
susarak çoğalanlardan,
konuşarak azalanlara…
sessizliğiyle övülüp,
sözüyle hor görülüp,
yalnızlığına gömülenlerden,
daha mı kalabalık,
daha mı çokuz…
acemi mevsimlerden,
acınası bir son bahara geçiyoruz..
adresini kalbinde taşıyan insanlardan,
kabahatini bilmeden af dileyenlerden,
hayalinin peşinde koşanlara,
saf diyenlerden,
yüzüne değil arkasından laf edenlerden,
o kadar çok bahsettim ki…
bizi anlatmak isterken..
yani seni
yani beni….
Göremediğim o gözleri,
Dokunamadığım o teni,
Unuttum…
Ve unutmamak için sadece sesini,
Her yol da her yolculukta,
Bambaşka biri olma duraklarında,
Bir şiir verdim yanına..
Yol arkadaşı..
Uzak ülkelerde ,
Bir tanıdık bakışı..
Savaş gören şehirlerden,
Ayın ışıldadığı gecelerden,
Uykulu şehirlere inerken,
Bir can yoldaşı…
Hiçbir yağmur yıkayamaz artık,
Ellerimdeki kanı…
Üzdüm bilirim, ne yapsam olmayacak,
Kalmadı hiçbir şeyin eski tadı..
Giderken bıraktığın aynalarda,
Döndüğünde göreceğin adam,
Şimdiden başladı yalnızlığın…
Bil ki kalbim bileklerinde atar.
Sesim, kelimelerim olur
Gelir yanında yatar…
Belki de güz yollarında,
ağaçlardan düşen yapraklar gibi,
Oturur yanına,
Yalnız gözlerine bakar,
Kim bilir belki de :
“ve biz gene yıldızlara bakarız
ve yine yıldızlar bize bakar”
Özge’11 Ank
18 Tem 2011
Bir Temmuz Gecesinden
“Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir... “M.M.
gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir... “M.M.
Ay sanki bir müzikalin içinden çıkmışçasına önümde, sıcak bir Temmuz gecesinden kalma, narin bir keman sesi geliyor, serin çamlığın arkasından. ardımda bıraktığım şehrin, günlük telaşlarında yaşarken, düşündüm seni.. Denizin tuzunda ve kokusunda ömrüm, ömrünün kıyısında büyüyor. Duymadığın, bilmediğin, görmediğin ve hiç olamadığım kadar uzaktayım aslında. Kumsal uzanırken ayaklarımın altında, ay bütün sarhoşluğuyla rüzgarla yolluyor güzelliğini. Ardımdaki hayat, denizin üzerinden bakıyor tüm hayaletlerime. Saat geç, her şey için çok geç bir vakit. Ama bu geç kalmışlık daha hüzünlendiriyor insanı. Hüzünleri sevmem ben, çok daha uzaktadır gülümsediğim vakitler, bir yanında gerçekten kalan ne varsa, oraya yazılıyor bu yazılar da. Yazılardan umduğum medet, bir derdim var bin devaya değişmem dediğim bu cehennemden çıkıp geliyor.
İnsan kendi duvarlarını bazen kendi elleriyle örüyor. “bizi hapse attılar, beni duvarların içine, seni duvarların dışına” der bir şair. İnanmam ben ona, mahpusluk en çok da gönüllü olursa yakar insanın canını. Şimdi, şu an şu arsız rüzgar ve şu dalgaların içli hışırtısı her şeyi unutturdu, ne geceye kalsın bu yazı ne de sabaha.. köpüklerle, dalgalarla akıp gitsin uzaklara.. yılların yorgunluğu düşsün üzerimizden, omuzumuzdaki yükler kalksın. Bir tek bu sahil, dalga geçercesine denizle oynaşan rüzgar ve bir bu deniz kalsın. Olmak istediğin insandan, olduğun insana, yaşadığından yaşamak istediğin hayata bir köprü kurulsun ve içimizdeki o anı artıklarını temizlenip, bu yaz gecesinde kaybolsun. Şu gelen keman sesi, kalp bir kere kırıldı mı hiçbir şeyi umursamaz diyen ve huzurun başlangıcı olduğunu iddia edenleri yalanlıyor. Kalbin kırılması demek, hep kendi içine kanayan bir denizle var olmak demek. Oysa bilirim ki o kırıklığı, düzeltmenin bir yolu yok, bir anlamı da yok, sonsuza kadar kendi içine kanayan bir kalp ile var olmak, bir bu gerçeklik kalacak.
Ay, denizin üzerine inmeye başladı, hayal edilemeyecek kadar güzel. Kumlar sıcak hala, uzakta bir yerlerde birileri ateş yakmış, sesleri geliyor buraya. Kalmak isteyen kalır kendi düzeninde ve hayatında. Duvarlar örerler, kimileri içerde, kimileri dışında… ama insanın ruhu ve varlığı dinlemez o duvarları da…dinlemez ve kendi gerçekliğinde yaşar…hayal ise hayaldir, gerçek ise gerçek. Oysa ki bu iki çizginin arası, geçilmeyecek görünmez sınırlar , tek bir bakışın, tek bir sesin ucunda parçalanır. Bütün kelimeler kanadı artık oysa. Uzaktaki o ateş, gelen mutlu insan seslerinin arasında, şarkıların arasında kaybolup gidiyor. Benim kelimelerin kalıyor kumların üzerinde, dalgalarla siliniyor sonra.
Özlemek değil bu, bu daha başka daha kuvvetli, daha yenilmez ve daha cesur. Sitem hiç değil. Adına ne denirse densin, bu ay, bu deniz ve gece önümde ne kadar gerçek ise, bu da gerçek. Ne inkar etmek, ne isyan etmek, ne de sitem etmek bu gerçekliği yok etmeyecek. Yazıktır, nafiledir, boşadır belki ama gerçektir bu yazı da.
En az şu denizin alınganlığı, narinliği kadar, yaz sonu hüzünlerinden arınma umudu kadar gerçektir. “Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar” işte o anların mesulüdür bu yazı da. Bilirim ki nafiledir.. takvim tutmaz bir iştir, bir “inceliksize” yazılmıştır, anlamsızdır, gülünçtür belki, belki korkakçadır ama hayal olamayacak kadar gerçek bir güzelliktedir. Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibi..
İnsanın içini kemiren o soru? Gerçekten nafile midir…kaygan kumların ılıklığı, ayın o geri dönüşümsüz parlaklığı ve yanan ateşin kokusu… “çok” demek bile, az kalıyor artık. ah bu çam kokusu…insanı sarhoş eden bir yaz gecesinin kıysında, nafile mi kalır bu yazı da?
Tanımam, bilmem, tenindeki kokudan daha güzel midir? Gözlerinin karanlığından daha mı siyahtır gök yüzü? Gecenin koynundan yazıldı bu yazı..
Sınırlarında dolaşıyorken, dahilikle delilik bu kadar yakın mıdır birbirine, bu dalgalar, bu çıldırtan gökyüzü, bu sonsuz rayiha…
Bilmem ki susmak daha mı iyidir? Birazdan kalkıp yürüyeceğim denizin eteğinden, hayal değil bu, en az varlığım, varlığın kadar gerçek.
Olsun varsın. Yokluğun denizle ve bu ay ile dolsun.. önümde duruyor, tüm çıplaklığıyla batmış bir şehir gibi, denizin altında bir ateş, başlamadan biten bir şarkı.
Çok zaman geçti oysa, sabrım yok benim yarınlara…akşamdan sabahlara… Bu gece bütün masalları dolaştın benimle.. kal yanımda. Ateşte unutulan fermanlar gibi…yazıldığında yakılan bütün kitaplar gibi…
Gitmek vaktidir şimdi, geceden sabahın koynuna…
5 Nis 2011
21 Mar 2011
KAYIP ŞEHİRLERE YAZILAR
Bir şehir yıkıldı bugün içimde…
İnsanlarıyla, binalarıyla, anılarıyla… Yakıldı büyük ağıtlar, parçalanan insanlarıyla. Acının, yoksulluğun hiç terk etmediği doğu coğrafyasında düşen şehirler gibi..Merhametsiz tiranların köşe başlarını tuttuğu, doğan güneş misali medeniyetin yükseldiği şehirler gibi…
Bir şehir düştü bugün.
Zafer kazandığını iddia eden, kendi halkını da kazandığını sandığı o zaferin içinde heba eden diktatörler misali..
Bu hafta nevruz.. Yeni gelen baharın habercisi aynı zamanda..kendi yarasını kanatan, kanlı bir bahar mı gelen..
Kim dost kim düşman?
Kim gerçek, kim yalan?
Hepsinin cevabı bulunmuştur artık..
Tırnak içinde büyük harfli “İNSAN” olmak gerek bu hayatta..Unvanlar, sıfatlar, verilen payeler geri alındığında,“İNSAN” ın insanlığından bir şey kaybolmaz ise; her sıfatta her küçük harfli “insan”ı “İNSAN” yapmaz.
Yaptığın hataları yüzüne vurup, bağırandan kokma derler ya…
Sabrımın sonuna gelmiş olsam da bazen, cam kırıkları gibi ağzıma doluşsa da bütün kelimeler ben bağıramam..önce tartarım değer mi diye..karşımdaki öfkemi hak eder mi ,“İNSAN” mı diye..İnsanların aralarında konuşmaya çekindiklerini, gün gelir başkaları onların yerine konuşur.
Zordur insanın mert duruşlar sergilemesi bazen…
Bunun yanında devrik diktatörler misali, öfke saçmakta aczinizin başka bir kanıtıdır.
Çünkü tiranlık kurup öfke tohumları saçarsanız dört bir yana, yanınıza kimseyi yanaştırmazsanız, sizi sevenlere kapınızı kapatırsanız, gün gelir o yanlış hesap döner bir yerlerden.
Çok popüler bir dizideki malum replik gibi bir gün“koltuk sallanır” , işte o gün küstürdüklerinizin, gün gelip de sizi tutabilecek insanlar olabileceği ihtimalini unutmayın.
İyi gün dostları çok olur çevrede, bu tür zamanlarda insan sormalı kendine… Güvenerek arkamı döneceğim kaç kişi var etrafımda…yada güvenini yitirdiğim.. bu önemli bir sorudur.
Yani diyeceğim o dur ki; doğu coğrafyasında yaşananlar gibi, o acımasız tiranlar gibi öfke eken, gün gelir yine öfke biçer…
İyi dileklerle kapınıza gelenler döndürmemeniz için bir vesile olur bu yazı. Dileriz bu sancılı süreç bir son bulur.
İyi dilekler ve temennilerle herkes için aydınlık bir yol olur.
KAR MASALI
Bir kar masalıdır tanrının yazdığı yeryüzüne.. Bağışlayıcı ve affedici sessiz bir sükun ile yağar insanın yüreğine.. Bakın neye benziyor “ateş” ile anlaşmaları. Kar düşüncelidir, ateş sabırsız. Kar adaletlidir, ateş tutkulu..Kar yolları kapar, ateş ise o ...yolları yakar.. Kar hesap eder, ateş yaşar. Kar güneşe boyun eğmez, güneş karı umursamaz..Her biri ayrı hükümranlıklarda yaşar. Yan yana dursalar da, hayat hikâyeleri hiç kesişmez, birbirlerini gördüklerinde sessizce yürüyüp geçerler birbirlerine bakmadan. Birbirlerine ne kadar yaklaşırlarsa o kadar yok olacaklarını bililer çünkü.Kar güneşe boyun eğmeyecek, güneş ise karın yoluna çıkmayacak. Böyle sürüp gidecek döngü, kendi adaletiyle..Birlikte var olamamanın sancısını çekecekler sonsuza kadar. Bir mevsimlik hayatları yarı yolda bırakan kar, beyaz bir örtü misali sardı dört bir yanı.. Dürüst yalansız, bembeyaz bir cesaretle, olduğu gibi yağıyor üzerimize. Kar kadar olamadık değil mi, oysa güneş gibi hiç değiliz.. Affetmek bu kadar zor olmasa gerek, yeryüzünün günahlarını.. Çünkü kar hepimizin günahlarını örten, gökten her yere eşit inen bir adaletle yağıyor ve bununla beraber pişmanlıklarını, yarımlıklarını insanın suratına vuruyor. geceyi bir anda büyülü bir masala çeviriyor. Kar tozu, peri tozları gibi ayın aydınlığıyla simlere boyuyor toprağı. Kar tanelerinin bitmek bilmez çılgın dönüşleri, ağaçların yapraklarıyla sevişiyor. Geceyi aydınlatan simli sokaklarda, onu lekeleyen,ne bir insan sesi, ne bir mahluk izi..Yalızlığından vuruyor, yalnızlığıyla vuruyor.. Ne güneş, ne hanımeline karışmış yasemin çiçeğinin kokusu, ne uzanıp giden bir sahil ne de sıcağın insanın kanını deliye çeviren sabırsız tutkuları. Sessiz bir dervişin, kaderini kabullenişi gibi yağıyor kar üzerimize..Kendi masalını yazıyor, kendi hayat hikayelerimizde. Aslında tanrının yazdığı bir masaldır kar, yeryüzündekilere. ö.z. 10'Aralık/Ank
19 Mar 2011
"Ama insandı o.
Ümitlerini, sevdalarını ve en önemlisi mutluluğunu tek bir insan bağlamayacak kadar ‘akıllı’ olmalıydı.
Yaşanmamışlığın acısı umurunda olmamalıydı. İnsanlara ve onların gerekli gereksiz tüm nidalarına ayak uydurmalıydı.
Mabetlerde ilelebet tutsak kalınmalıydı, dışarıdaki eflatun çiçeklereyse uzaktan bakılmalıydı.
Güzel olan haklı olan her şey;
Güzelliğine ve haklılığına rağmen,
Ne olduğu bellisiz bir vurgunun ortasında bırakıldı.
Ve ‘yaşa’ denildi. Güzellik için haklılık için, aşk için belki.
Velhasıl kural bozulmadı.
Biz bozulacağını ümit ettik.
Önemli olan ne gitmenin ne kalmanın verdiği zorluktu. Önemli olan bir aşk vardı, bir o kaldı geriye.."
Ümitlerini, sevdalarını ve en önemlisi mutluluğunu tek bir insan bağlamayacak kadar ‘akıllı’ olmalıydı.
Yaşanmamışlığın acısı umurunda olmamalıydı. İnsanlara ve onların gerekli gereksiz tüm nidalarına ayak uydurmalıydı.
Mabetlerde ilelebet tutsak kalınmalıydı, dışarıdaki eflatun çiçeklereyse uzaktan bakılmalıydı.
Güzel olan haklı olan her şey;
Güzelliğine ve haklılığına rağmen,
Ne olduğu bellisiz bir vurgunun ortasında bırakıldı.
Ve ‘yaşa’ denildi. Güzellik için haklılık için, aşk için belki.
Velhasıl kural bozulmadı.
Biz bozulacağını ümit ettik.
Önemli olan ne gitmenin ne kalmanın verdiği zorluktu. Önemli olan bir aşk vardı, bir o kaldı geriye.."
15 Şub 2011
ONDÖRDÜN VE YILDIZ
Ayın ondördü gibi aydınlık olsun umutlarınız..
Ayın ondördü gibi mağrur, güzel bir ay doğsun gecenize..
*
Bütün kitapları yakmalı, aşk üzerine ne söylenmişse yalandır der bir şair.
Kaç asır şiirlerle geçti, kaç asır şarkılarla…
Kandırdılar bizi büyük bir yalanın içinde…
Sevdayı günlere, aylara böldük, sonra da bir tüketim çılgınlığının içinde kaybolduk.
*
Çıkıp da gerçek olan bir insanın ruhundaki aydınlığı, diğerinin karanlığına dönüştürmesidir diyemedi kimse. Hangi tarafta durduğunuza siz karar verin. Zulmedilen mi, zulmeden mi? Zulmettiğiniz sürece sevilirsiniz. Hakikat budur.
*
“Mutlu aşk yoktur der” Aragon, peki mutlu aşık var mıdır bir tek?
Ne insanlar gördüm “insansızlıkların” arasında insan kalmaya çalışan..
Ve ne insanlar gördüm, kendi insafsızlıkları tarafından boğulan.
Ayın ondördü bugün ve öyle güzel bir ay var ki gökte, yalnız ve denizin üzerinde parlamakta, çelik ışıltısı asfalta ve önümde uzanan denize vurmakta, kurşuni bir yalnızlık onunkisi tarife değmez.
Oysa yıldızlar öyle midir?
Hiç yalnız yıldız gördünüz mü? Tek başına en tepede parlayan? Yıldızlara yakışır davranmak gerek hayatta da, mağrur ama asla kibirli değil. İnce ama kırılgan değil. Kendini göstermemek için, bulutların arkasına saklanan, belki de uzakta olmak zorunda olsa dahi uzaktaymış gibi görünmeyen.
*
Yeryüzündeki insanlar yıldızlara aşık gezerken, bilemezler aslında onların ölü olup olmadığını. Başkalarının kurallarıyla kendilerini boğup boğmadıklarını, büyük amaçlar uğruna nasıl da her şeyden vazgeçebildiklerini, kendi arzularına nasıl uzaktan baktıklarını, gerçek olana dahi hayal diye uzanamadıklarını.
Buz gibi bir denize bakarken ve ayın o çelik ışıltısı denizin üzerine dans edip dururken, saplanıp kalırsanız işte bütün gece benim gibi bir tek yıldızın güzelliğine, kelimeler de kifayetsiz kalır yazının sonuna gelindiğinde.
*
Ayın ondördü gibi bir ay var gökte ve tek bir yıldız, bütün sevenlerin kalbinde.
Ondördün ve Yıldız
ONDÖRDÜN VE YILDIZ
Ayın ondördü gibi aydınlık olsun umutlarınız..
Ayın ondördü gibi mağrur, güzel bir ay doğsun gecenize..
*
Bütün kitapları yakmalı, aşk üzerine ne söylenmişse yalandır der bir şair.
Kaç asır şiirlerle geçti, kaç asır şarkılarla…
Kandırdılar bizi büyük bir yalanın içinde…
Sevdayı günlere, aylara böldük, sonra da bir tüketim çılgınlığının içinde kaybolduk.
*
Çıkıp da gerçek olan bir insanın ruhundaki aydınlığı, diğerinin karanlığına dönüştürmesidir diyemedi kimse. Hangi tarafta durduğunuza siz karar verin. Zulmedilen mi, zulmeden mi? Zulmettiğiniz sürece sevilirsiniz. Hakikat budur.
*
“Mutlu aşk yoktur der” Aragon, peki mutlu aşık var mıdır bir tek?
Ne insanlar gördüm “insansızlıkların” arasında insan kalmaya çalışan..
Ve ne insanlar gördüm, kendi insafsızlıkları tarafından boğulan.
Ayın ondördü bugün ve öyle güzel bir ay var ki gökte, yalnız ve denizin üzerinde parlamakta, çelik ışıltısı asfalta ve önümde uzanan denize vurmakta, kurşuni bir yalnızlık onunkisi tarife değmez.
Oysa yıldızlar öyle midir?
Hiç yalnız yıldız gördünüz mü? Tek başına en tepede parlayan? Yıldızlara yakışır davranmak gerek hayatta da, mağrur ama asla kibirli değil. İnce ama kırılgan değil. Kendini göstermemek için, bulutların arkasına saklanan, belki de uzakta olmak zorunda olsa dahi uzaktaymış gibi görünmeyen.
*
Bir yıldızın dünyaya göz kırpmadan evvel, milyonlarca ışık yılı öncesinde ölü olup olmadığını nereden bilebilirsiniz?
Yeryüzündeki insanlar yıldızlara aşık gezerken, bilemezler aslında onların ölü olup olmadığını. Başkalarının kurallarıyla kendilerini boğup boğmadıklarını, büyük amaçlar uğruna nasıl da her şeyden vazgeçebildiklerini, kendi arzularına nasıl uzaktan baktıklarını, gerçek olana dahi hayal diye uzanamadıklarını.
Buz gibi bir denize bakarken ve ayın o çelik ışıltısı denizin üzerine dans edip dururken, saplanıp kalırsanız işte bütün gece benim gibi bir tek yıldızın güzelliğine, kelimeler de kifayetsiz kalır yazının sonuna gelindiğinde.
*
Ayın ondördü gibi bir ay var gökte ve tek bir yıldız, bütün sevenlerin kalbinde.
Ondördün ve Yıldız
ONDÖRDÜN VE YILDIZ
Ayın ondördü gibi aydınlık olsun umutlarınız..
Ayın ondördü gibi mağrur, güzel bir ay doğsun gecenize..
*
Bütün kitapları yakmalı, aşk üzerine ne söylenmişse yalandır der bir şair.
Kaç asır şiirlerle geçti, kaç asır şarkılarla…
Kandırdılar bizi büyük bir yalanın içinde…
Sevdayı günlere, aylara böldük, sonra da bir tüketim çılgınlığının içinde kaybolduk.
*
Çıkıp da gerçek olan bir insanın ruhundaki aydınlığı, diğerinin karanlığına dönüştürmesidir diyemedi kimse. Hangi tarafta durduğunuza siz karar verin. Zulmedilen mi, zulmeden mi? Zulmettiğiniz sürece sevilirsiniz. Hakikat budur.
*
“Mutlu aşk yoktur der” Aragon, peki mutlu aşık var mıdır bir tek?
Ne insanlar gördüm “insansızlıkların” arasında insan kalmaya çalışan..
Ve ne insanlar gördüm, kendi insafsızlıkları tarafından boğulan.
Ayın ondördü bugün ve öyle güzel bir ay var ki gökte, yalnız ve denizin üzerinde parlamakta, çelik ışıltısı asfalta ve önümde uzanan denize vurmakta, kurşuni bir yalnızlık onunkisi tarife değmez.
Oysa yıldızlar öyle midir?
Hiç yalnız yıldız gördünüz mü? Tek başına en tepede parlayan? Yıldızlara yakışır davranmak gerek hayatta da, mağrur ama asla kibirli değil. İnce ama kırılgan değil. Kendini göstermemek için, bulutların arkasına saklanan, belki de uzakta olmak zorunda olsa dahi uzaktaymış gibi görünmeyen.
*
Bir yıldızın dünyaya göz kırpmadan evvel, milyonlarca ışık yılı öncesinde ölü olup olmadığını nereden bilebilirsiniz?
Yeryüzündeki insanlar yıldızlara aşık gezerken, bilemezler aslında onların ölü olup olmadığını. Başkalarının kurallarıyla kendilerini boğup boğmadıklarını, büyük amaçlar uğruna nasıl da her şeyden vazgeçebildiklerini, kendi arzularına nasıl uzaktan baktıklarını, gerçek olana dahi hayal diye uzanamadıklarını.
Buz gibi bir denize bakarken ve ayın o çelik ışıltısı denizin üzerine dans edip dururken, saplanıp kalırsanız işte bütün gece benim gibi bir tek yıldızın güzelliğine, kelimeler de kifayetsiz kalır yazının sonuna gelindiğinde.
*
Ayın ondördü gibi bir ay var gökte ve tek bir yıldız, bütün sevenlerin kalbinde.
24 Oca 2011
PASLI BİR KARNAVAL
"I'd stay the hand of god, but the war is on your lip,
I choose the way to go, but the road won't set me free
The day will die tonight and there ain't no exception,
The day will die tonight and there ain't no exception,
We shouldn't wait for nothing to wait for,
Our time is waiting right outside your door
And maybe tomarrow is a better day"
And maybe tomarrow is a better day"
Kötü sözler dolanıyor dilimin ucunda günlerdir. Günlerdir, usul, aydınlık bir yağmur yağsın da o sözler yağmura karışıp gitsin diye bekliyorum. Kötü müsveddelere ayrık şiirler karalıyorum. Anlayacağınız artık sabrımın sınırlarında dolanıyorum.
Paslı bir hatıratın arasından görüntüler çıkıp çıkıp geliyor yanıma günlerdir. İçinde bir kişilik yer boşalan bir hikaye yazıyorum, öznesini kendime yoruyorum, yüklemi oluyorum. Yüklemini bir başkasına yoruyorum, nesnesi ben oluyorum. Bunların hepsi içimde gizlenmiş o yağmuru geciktirmekten başka bir işe yaramıyor. Ertelenen her an aslında, bir başkasının hesabına yazılıyor.
Bir gülümseme, dostça bir dokunuş, ya da hatır soran içten bir kelime aslında yağmur misali tüm izleri siler. Ne sitemdir bunun adı ne ahde vefa.. Ne iyiliğimi gördünüz ki, vefanızı ölçeyim, ne kötülüğümü gördünüz ki öfkenizi biçeyim. Ne kendi karanlığımla bir başkasını yormaktır niyetim, ne başkasının karanlığında kendimi yormak.
Renkler kanadığında ben orada değildim. Görmedim mavinin daha önce bu kadar güzel olabildiğini, kahverengiyi silik bir renk olarak bilirdim, aciz bir resmiyet çabası içinde içerisinde bütün renkler kanar oysa ki.. Tanrı rolüne soyunup, insanları kendi renklerinden güzelliğinden soğutanları tanıdım da hiç bu kadar baskın bir griyi daha önce görmedim.
“Tanrıyı ve insanları deneme” der ünlü bir filozof. Hele de tanrı kadar yalnız olanları.
Günlerdir kalemime kan dolanıyor da sabredemiyorum bir türlü. Bir yağmur yağsa da, mürekkebini kandan alan kalemimi yıkayıp, kendi sessizliğine bulasın istiyorum. Birileri o yağmuru tebessümleriyle çağırsın istiyorum. “Poseidon’un o denizleri, yıkayabilir mi ellerimi, yıkayamaz, ellerim kana bular bütün denizleri…”der Shakespeare, bense samimi bir yağmuru bekliyorum hala. Belki denizler değil, bir gülümseyiş ile başlayan yağmur yıkar benim kalemimdeki renklerin kanını da…
“Tam da ihtiyacın olduğunda seni kurtaranın ismini mi soluyorsun
ve tadı sana açgözlülüğünü hatırlatsın diye suçluluğu mu tadıyorsun?”*
ve tadı sana açgözlülüğünü hatırlatsın diye suçluluğu mu tadıyorsun?”*
İmaların, kinayelerin ve hastalıklı öngörülerinin sonucu, ayakta kalamayacak hale gelene kadar tüm bu karmaşada, …içimde yağmak üzere olan o yağmuru besle… yoksa paslı bir karnaval kalacak geride. Bunların hepsi bir oyun kaçış, gerçek renkler kanarken...hepsi bu yakışıksızlığın ve ihtiyacımız olmayan şeylerin adının altında bize hiç bir felaketin dokunamayacağı günlerin özlemini soluyorum.
Samimiyetsizliklerin ve samimiyetsizlerin ortamında bir insan ne kadar samimi kalır onu bilemem. Ama bilirim ki sebebi olmayan hiçbir parçacık bir diğerinin yörüngesine giren hiçbir parçacığı itmez. Milyar yıldır birbirine çarpmadan, aynı yörüngede dolanıp duran çekirdek parçacıkları, nükleer bir patlamadan korktukları için birbirlerine çarpmadan, etrafından dolanıp geçer giderler. Ne olacak peki, nükleer bir patlama mı? Evet sanırım öyle, dünyanın yanıp yıkılmasını bekliyoruz…
İçimdeki o yağmuru besle..besle ki aksın o hastalıklı kan..Tuzlu suyun yarattığı o ekşimsi berrak tat tüm hücrelerime yayılsın, havanın ılıklığı, gökyüzünün maviliği, toprağın olgunluğu yıkasın içimi. Savaşa gitmiyoruz ki mesafeleri hesab eden zırhlarımız olsun üzerimizde. Kendi yarınım ile bilediğim bıçağımı kimseye değil yalnız kendime saklıyorum ben.
Tanrı rolünü oynayan kralların, bir gün acınacak soytarılara döndüğünü günleri gördüm ben. Kendi yalnızlıklarını, yanlışlıklarıyla açtıkları yaraları oynaya oynaya kanattıklarını gördüm. Ne tanrılıkları kurtardı onları kendi sonlarından; ne de son anlarındaki soytarılıkları. Hepsi ördükleri duvarlarının arkasında, tanrılıklarını kaybetme korkusuyla, silinip gittiler. Ne göze alabildiler, ne göze alınabildiler, kendi sırça köşklerinde, buyurgan bir eda ile samimiyetsizliklerinin üzerine samimiyet bekleyerek silinip gittiler ve dünya yanarken, samimiyetsiz duruşların peşi sıra, karanlık bir koridorda öylece yürüyüp gitmek istemiyorum.
Kötü sözler dolanıyor dilimin ucunda günlerdir. Günlerdir, usul, aydınlık bir yağmur yağsın da o sözler yağmura karışıp gitsin diye bekliyorum tanrının ellerinde. İçimde yağacak o yağmur beslensin ki temizlensin kalemimin ucundaki kan.

21 Ara 2010
En Uzun Gece
Gökyüzü karanlığını saldı yine üzerimize..yeryüzünün en karanık günü mü bugün? En uzun gecesi yarın oysa ki..Depresif modlar için en uygun zaman, hayat yargılamaları için de..Aman kimse kesmesin bileklerini, çünkü en uzun gecelerin en uzun günleri de var..güzel ve naif hikayelerin mutlu sonları da..
Kendi hayatlarımızın yargıcı, kendi hayallerimizin celladı olurken kendi sonlarımızın şarkısı "bir gün daha " lara saplanıp kalacak, oysa belki de birgünümüz daha olmayacak yarına dair. Zaman akıp gidecek avuçlarımızdan, ama kimse kestiremeyecek belki yarın bugünden daha iyi olacak.
İnsanın hayallerini kaybetmesi demek, kendi hayat senaryosuna yabancılaşması demek, yeni gelenleri, onu sevenleri elinin tersiyle itmesi demek, bu yabancılaşmanın sadece bir emaresi olarak kalacak.
En uzun geceleri hayatımızın "bir günü " daha heba ederken avuçlarımızda, birlikte yaşanacak tüm anı olacakları da beraberinde götürmesi demek, kim tasavvur eder yaşanamayanları, ellerinden kayıp gidenler "belki" lere mahkum ederek.
Gözlerinin içine baktığınızda tüm ruhunu derinlemesine gördüğünüz kaç kişi var hayatlarınızda? Bir tek yüzündeki değişen o hüznü sevdiğiniz, maskelerinden arınmış, bütün saflığıyla varını yoğunu dürüstçe önünüze serip oyunlar oynamayan kaç insan var yanınızda? Bir başına yalnızlığını oyuncak edip, ha bire kendi yarasını kanatan, acılarıyla oyun oynayan ve sevgisizlikten yakınan?
Ne kadar eksik insanlar oysa ne kadar yalnız..kendi yalnızlığından kaleler örüp onun içine saklanan, çıkartmak için elinizi uzattığınızda türlü bahanelerde o kalenin içlerine saklanan hayatlar, oysa çıkmak isteseler..Dünyanın bütün ışıkları en uzun gecelerini aydınlatacak, onlar için açılan kolları, zarar gelecek diye itmeden, türlü hesaplamalara gitmeden, hayatlarını kalkınma teşkilatının beş yıllık planları gibi hesaplamadan yaşamak, karşısındakini sevdiğine bin pişman etmeden, dürüsçe karşısında durup yüzleşerek anlatsalar dertlerini belki de kurtulacaklar o hayatlarının en uzun gecesinden.
Hayat cesaretli olanlara bedeller ödetmez, bedel ödeyenler kendi hayatlarından korkanlar olur yalnızca, korkmak için haklı sebeplere sahip olsalar bile..
Biliyorum sil baştan yapmak zordur, giden gitmişse de gidene çare yoktur, çok da memnunlardır ki yerlerinden dönmezler ama gelecek olanlara açık olsun kapılarınız. Sizi seven ve önemseyen insanların size açılan kollarını türlü bahanelerle itmeyin. Yaklaşın onlara korkmayın, korkmayın gelecek olan günlerin getirdiklerinden. Yarın yeryüzünün en uzun gecesi olacak, siz de "bir gün " daha geçmesini beklemeden, onsuz geçirdiğiniz günleri sayıp dökmeden, hayatlarınızı "en uzun gecelere" mahkum etmeyin. Çıkın hayatınızın en uzun gecesinden, sizi gerçekten seven insanların kıymetini bilin ve asla size açılmış kolları itmeyin. Yeryüzünün en uzun, en güneşli günleri bilin ki çok uzağınızda değil. Kendi hayat yelkenlinizin dümenine geçin, uzun ve güneşli günlere açın hayat hikayenizi. Farkında olun ki en uzun geceyi kurgulayan, en uzun günü de kurgulamıştır sizin için, "bir gün" ünüz daha olsun yeter ki...
Özge Zengin 21 Aralık'10 Ankara.
Kendi hayatlarımızın yargıcı, kendi hayallerimizin celladı olurken kendi sonlarımızın şarkısı "bir gün daha " lara saplanıp kalacak, oysa belki de birgünümüz daha olmayacak yarına dair. Zaman akıp gidecek avuçlarımızdan, ama kimse kestiremeyecek belki yarın bugünden daha iyi olacak.
İnsanın hayallerini kaybetmesi demek, kendi hayat senaryosuna yabancılaşması demek, yeni gelenleri, onu sevenleri elinin tersiyle itmesi demek, bu yabancılaşmanın sadece bir emaresi olarak kalacak.
En uzun geceleri hayatımızın "bir günü " daha heba ederken avuçlarımızda, birlikte yaşanacak tüm anı olacakları da beraberinde götürmesi demek, kim tasavvur eder yaşanamayanları, ellerinden kayıp gidenler "belki" lere mahkum ederek.
Gözlerinin içine baktığınızda tüm ruhunu derinlemesine gördüğünüz kaç kişi var hayatlarınızda? Bir tek yüzündeki değişen o hüznü sevdiğiniz, maskelerinden arınmış, bütün saflığıyla varını yoğunu dürüstçe önünüze serip oyunlar oynamayan kaç insan var yanınızda? Bir başına yalnızlığını oyuncak edip, ha bire kendi yarasını kanatan, acılarıyla oyun oynayan ve sevgisizlikten yakınan?
Ne kadar eksik insanlar oysa ne kadar yalnız..kendi yalnızlığından kaleler örüp onun içine saklanan, çıkartmak için elinizi uzattığınızda türlü bahanelerde o kalenin içlerine saklanan hayatlar, oysa çıkmak isteseler..Dünyanın bütün ışıkları en uzun gecelerini aydınlatacak, onlar için açılan kolları, zarar gelecek diye itmeden, türlü hesaplamalara gitmeden, hayatlarını kalkınma teşkilatının beş yıllık planları gibi hesaplamadan yaşamak, karşısındakini sevdiğine bin pişman etmeden, dürüsçe karşısında durup yüzleşerek anlatsalar dertlerini belki de kurtulacaklar o hayatlarının en uzun gecesinden.
Hayat cesaretli olanlara bedeller ödetmez, bedel ödeyenler kendi hayatlarından korkanlar olur yalnızca, korkmak için haklı sebeplere sahip olsalar bile..
Biliyorum sil baştan yapmak zordur, giden gitmişse de gidene çare yoktur, çok da memnunlardır ki yerlerinden dönmezler ama gelecek olanlara açık olsun kapılarınız. Sizi seven ve önemseyen insanların size açılan kollarını türlü bahanelerle itmeyin. Yaklaşın onlara korkmayın, korkmayın gelecek olan günlerin getirdiklerinden. Yarın yeryüzünün en uzun gecesi olacak, siz de "bir gün " daha geçmesini beklemeden, onsuz geçirdiğiniz günleri sayıp dökmeden, hayatlarınızı "en uzun gecelere" mahkum etmeyin. Çıkın hayatınızın en uzun gecesinden, sizi gerçekten seven insanların kıymetini bilin ve asla size açılmış kolları itmeyin. Yeryüzünün en uzun, en güneşli günleri bilin ki çok uzağınızda değil. Kendi hayat yelkenlinizin dümenine geçin, uzun ve güneşli günlere açın hayat hikayenizi. Farkında olun ki en uzun geceyi kurgulayan, en uzun günü de kurgulamıştır sizin için, "bir gün" ünüz daha olsun yeter ki...
Özge Zengin 21 Aralık'10 Ankara.
17 Eki 2010
KAÇMAK EYLEMİ ÜZERİNE AFORİZMALAR
Çoğu zaman bir savunma mekanizması olarak da karşımıza çıkabilecek bu eylem, kişinin hırpalanma sürecinden arınma sürecine geçişteki ilk tepkisi olarak da tanımlanabilmektedir. Gerçekle, arzulanan arasında sıkışıp kalmanın sonucu olarak da; kendini anlatamama, ifade edememe durumunun da sonucu olarak algılanabilir. Kendi kendini yine kendi kendine yoranların artık uğraşmak istememe durumunun bir sonucu da olabilir. Bu süreçte rastlantılar can sıkıcı gelir, hissedilenler insanın canını acıtır. Kişi kendi hatalarının farkında olup da kendini yargılamaktan yorulmuş bir halde, diyetini ödediği sorunlarla sadece susmayı tercih edebilir. Kaçmak eylemi insanın bütün zaaflarını büyük bir içtenlikle gösterebilmesidir. İnsanın iliklerinde gezinip duran isteklerinin ve düşüncelerini gerçekleştiremeyeceğini anladığında bütün bunların kişiyi komaya sokması halidir. Zamanında yerle bir edilmiş sığınaklarda, kendini yerle bir etme gayretidir.
Kaçmak bir bakımdan yakalanabilmeyi de göze almak demektir.
Kaçmak bir kurtuluş değildir çünkü sonrasındaki pişmanlık hali insan nereye giderse gitsin kendinden kaçamayacağının bir göstergesidir.
Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır diye toplumsal olarak da destek gören bu eylemin kanımca erkeklikle bir ilgisi yoktur. Kaçmak eyleminin cinsiyeti yoktur, buna cinsiyetçi anlamlar yüklemek de manasızdır.
Kaçan kovalanır mantığı da bu bakımdan pek de doğru sayılmaz nitekim herkes kaçabilme lüksünü her daim saklı tutsa da, kovalama eylemi herkes tarafından aynı tahammül ve sabırla sürdürülemeyecektir. Kaçmak durup, karşısındaki insanla yüzleşmekten daha kolay bir eylemdir. Bir taraftan da zor bir eylemdir çünkü kacmaniz gereken tek bir sey yüzünden, kucaklamaniz gereken herseyden uzaklasmayi göze almaniz gerekir.
Kaçmak duygu yoğunluğunun bir tezahürü de olabilir, bir bıkkınlığın da sonucu olabilir ama hangisinin sonucu olduğu karşınızdaki kaçıp dururken cevaplanamayacak bir sorudur.
Tabi kaçmak başka bir şeydir ergen tavırlarıya köşe kapmaca oynamak farklı bir şeydir ikisini birbirinden ayırmak gerekir.
İnsan nereye giderse gitsin kendinden kaçamaz bu da bittecrübeyle sabittir.
Bazıları cesaret ile ilişkilendirse de bu mevzuuyu cesareti de aptallıkla karıştırmamak gerekir.
Kaçmak yürekli olana yakışmaz ama yürekli olan da kaçmayacak diye bir kaide yoktur. Karşısıdaki ondan daha yürekliyse pekala da kaçabilir.
Kaçmak bir duygu durumunun yansımasıdır elbette ama korkuyla ilişkilendirilmesi ne kadar doğrudur?
Kaldı ki kaçılan şey yada kişi gerçekte korkutucu olmayabilir, bu kişinin algılamasıyla ilgili bir meseledir. Kişi karşısındakinin davranışlarını tahmin edemeyecek bir durumda yada mekandaysa kaçabilir. Oysa ki karşısındakini üç aşağı beş yukarı tanıyor ise kaçması anlamsızdır. Kaldı ki kimi ortamlarda insanların nasıl davranması gerektiği kurallara bağlıdır. İnsanlar kurallara bu tür ortamlarda rağbet etme eğilimindedirler. Böyle ortamlarda, kaçmak bazen tam tersi bir etki yaratabilir. Böyle bir durumda korkulan davranışı kaçan kişi gerçekleştirmiş olur ve elbette ortamdaki diğerlerine bir şaşkınlık hissi hasıl olur.
Kendisinden kaçılan kişide de , "ne yaptım ben şimdi", "hadi be sen de" tarzı duygular da uyandırabilir.
Sukut ikrardan mı gelir yoksa başka bir şeyden mi sorgulamak gerekir.
Herneyse kaçmak hiç bir durumda çözüm değildir.Söylenmeyen her söz insanın kedisine zarar verir. Ayrıca hiç kimse de kaçılan insan olmak istemez.
Tuhaftır kaçmak, arafta kalmaktır...
Özge Zengin
17 Ekim 2010 /Ank.
Kaçmak bir bakımdan yakalanabilmeyi de göze almak demektir.
Kaçmak bir kurtuluş değildir çünkü sonrasındaki pişmanlık hali insan nereye giderse gitsin kendinden kaçamayacağının bir göstergesidir.
Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır diye toplumsal olarak da destek gören bu eylemin kanımca erkeklikle bir ilgisi yoktur. Kaçmak eyleminin cinsiyeti yoktur, buna cinsiyetçi anlamlar yüklemek de manasızdır.
Kaçan kovalanır mantığı da bu bakımdan pek de doğru sayılmaz nitekim herkes kaçabilme lüksünü her daim saklı tutsa da, kovalama eylemi herkes tarafından aynı tahammül ve sabırla sürdürülemeyecektir. Kaçmak durup, karşısındaki insanla yüzleşmekten daha kolay bir eylemdir. Bir taraftan da zor bir eylemdir çünkü kacmaniz gereken tek bir sey yüzünden, kucaklamaniz gereken herseyden uzaklasmayi göze almaniz gerekir.
Kaçmak duygu yoğunluğunun bir tezahürü de olabilir, bir bıkkınlığın da sonucu olabilir ama hangisinin sonucu olduğu karşınızdaki kaçıp dururken cevaplanamayacak bir sorudur.
Tabi kaçmak başka bir şeydir ergen tavırlarıya köşe kapmaca oynamak farklı bir şeydir ikisini birbirinden ayırmak gerekir.
İnsan nereye giderse gitsin kendinden kaçamaz bu da bittecrübeyle sabittir.
Bazıları cesaret ile ilişkilendirse de bu mevzuuyu cesareti de aptallıkla karıştırmamak gerekir.
Kaçmak yürekli olana yakışmaz ama yürekli olan da kaçmayacak diye bir kaide yoktur. Karşısıdaki ondan daha yürekliyse pekala da kaçabilir.
Kaçmak bir duygu durumunun yansımasıdır elbette ama korkuyla ilişkilendirilmesi ne kadar doğrudur?
Kaldı ki kaçılan şey yada kişi gerçekte korkutucu olmayabilir, bu kişinin algılamasıyla ilgili bir meseledir. Kişi karşısındakinin davranışlarını tahmin edemeyecek bir durumda yada mekandaysa kaçabilir. Oysa ki karşısındakini üç aşağı beş yukarı tanıyor ise kaçması anlamsızdır. Kaldı ki kimi ortamlarda insanların nasıl davranması gerektiği kurallara bağlıdır. İnsanlar kurallara bu tür ortamlarda rağbet etme eğilimindedirler. Böyle ortamlarda, kaçmak bazen tam tersi bir etki yaratabilir. Böyle bir durumda korkulan davranışı kaçan kişi gerçekleştirmiş olur ve elbette ortamdaki diğerlerine bir şaşkınlık hissi hasıl olur.
Kendisinden kaçılan kişide de , "ne yaptım ben şimdi", "hadi be sen de" tarzı duygular da uyandırabilir.
Sukut ikrardan mı gelir yoksa başka bir şeyden mi sorgulamak gerekir.
Herneyse kaçmak hiç bir durumda çözüm değildir.Söylenmeyen her söz insanın kedisine zarar verir. Ayrıca hiç kimse de kaçılan insan olmak istemez.
Tuhaftır kaçmak, arafta kalmaktır...
Özge Zengin
17 Ekim 2010 /Ank.
8 Eki 2010
FİLM
FİLM
Gittiğini anladığımda gece olmuştu,
Dört bir yanda yıldızlar, içi geçmiş bir ay,
Sabah mahmurluğu üzeride gibi sanki ağaçlar,
Bildiğini sandığımda gece olmuştu,
Ve kıyıya vurmuş gibi bütün balıklar,
Denizin o uzak tuz kokusu,
İçine ağlar gibi dalgalar,
Sessiz dağlarla çevrili o uzak şehrimde,
Beni vurduğunu sandığımda,
Gece olmuştu.
Ve saklanmıştı bütün ruhlar,
Ölümcül acımasızlığından,
sessizlik ve yalnızlıktan,
kaybolmuştu insanlar.
sevdiğini sandığımda bütün yollar,
denize çıkar olmuştu,
bu kurak bozkır kentinde,
sinema solanlarında izlenirken deniz,
sanki yanı başımda var olmuştu.
Rüzgar hiç olmadığı kadar yumuşak,
Dünya hiç olmadığı kadar merhametli olmuştu.
Gittiğinde durdum,
Biliyordum ki
Hiç gelmediğin için gitmen de aslında,
Anlamsız olmuştu.
ben ve içimdeki yalnızlık,
adını koyamadığımız bu filmin aslında
son sözü olmuştu.
Özge Zengin 2010 /Ankara
Gittiğini anladığımda gece olmuştu,
Dört bir yanda yıldızlar, içi geçmiş bir ay,
Sabah mahmurluğu üzeride gibi sanki ağaçlar,
Bildiğini sandığımda gece olmuştu,
Ve kıyıya vurmuş gibi bütün balıklar,
Denizin o uzak tuz kokusu,
İçine ağlar gibi dalgalar,
Sessiz dağlarla çevrili o uzak şehrimde,
Beni vurduğunu sandığımda,
Gece olmuştu.
Ve saklanmıştı bütün ruhlar,
Ölümcül acımasızlığından,
sessizlik ve yalnızlıktan,
kaybolmuştu insanlar.
sevdiğini sandığımda bütün yollar,
denize çıkar olmuştu,
bu kurak bozkır kentinde,
sinema solanlarında izlenirken deniz,
sanki yanı başımda var olmuştu.
Rüzgar hiç olmadığı kadar yumuşak,
Dünya hiç olmadığı kadar merhametli olmuştu.
Gittiğinde durdum,
Biliyordum ki
Hiç gelmediğin için gitmen de aslında,
Anlamsız olmuştu.
ben ve içimdeki yalnızlık,
adını koyamadığımız bu filmin aslında
son sözü olmuştu.
Özge Zengin 2010 /Ankara
"yol" adlı bölümden
------------------------------------------
".....Şafak sökmek üzere..yoldayım...arabanın içinde sessiz sedasız insansız bir yolculuktayım. Az önce bir orman kasabasını geçtim, yeşilin buğulu nemli kokusu, denizin çok uzakta olmayan uğultusu, şafak can çekişirken tepenin ardında demir çubuklar gibi yüzüme yuruyor yalnızlık. Oysa tek düşünebildiğim yüzün, onun kadar yalnızlaştırıp çaresiz hissettirmedi hiçbir şey..canımı yakmadı.. sana denizi, ayı, bu nemli uğultuyu ben fısıldamıştım ya.. yüzünü düşündükçe çaresizliğim beliriyor yanımda. Şafak sökmek üzere; az önce tek tük ışıkları yanan, varla yok arası bir kasabanın önünden geçtim, kasabanın sokak lambaları karanlığın içinde inci gibi duruyor, gecenin ardında yolları bembeyaz parlıyor..oysa öyle midir yoksulluk ve sefaletin o keskin kokusu..sahil kenti yaklaştıkça benim canım daha çok yanıyor..senden uzaklaşmamın kaçıncı kilometresi bu ?Bulutlar dağların üzerinde gri mürekkepler gibi dağılıyor. Artık ağaçlar siyah benekler gibi belirgin, toprağın üzerinde uzanıyor.Şafak sökmek üzereyken yol şeritleri birbirinin ardına atılmış düğümler gibi çözülküyor. Çok geçmeden yoğun bir sis kaplıyor etrafımı, gözgözü görmüyor. Oysa kış da değil..Denizden kalkan o nemli iyot kokusu dağların üzerinde yuvalanmış, tepelerin başını tutuyor. Yüksekte olmalıyım.Oysa şehrin kokusunu alabiliyorum. Senin kokunu hatırlamıyorum. Ne çok oldu, yüzyıllar geçti sanki üzerinden, kahverengi toprağın rengi, gözlerinin rengiyle aynı. Toprak önümde sonsuz bir kahverengiliğin içinde uzanıyor. Gözlerinse güneş vuran bal kavanozlarının renginde aklımdan çıkmıyor. Canını yakanlara inat, bu denizin yanında benim yanımda olmalıydın. Uzun bir yolda sislerin içinde kaybolmuşken, çevremde tek bir iz, tek bir insan, tek bir ışık yokken yanımda olmalıydın. Oysa sessizliğin benimle şimdi. Tüy gibi bulutlara dokunup geçerken bir kez daha acıyla farkediyorum şimdi, aslında seni ne çok sevdiğimi..."
".....Şafak sökmek üzere..yoldayım...arabanın içinde sessiz sedasız insansız bir yolculuktayım. Az önce bir orman kasabasını geçtim, yeşilin buğulu nemli kokusu, denizin çok uzakta olmayan uğultusu, şafak can çekişirken tepenin ardında demir çubuklar gibi yüzüme yuruyor yalnızlık. Oysa tek düşünebildiğim yüzün, onun kadar yalnızlaştırıp çaresiz hissettirmedi hiçbir şey..canımı yakmadı.. sana denizi, ayı, bu nemli uğultuyu ben fısıldamıştım ya.. yüzünü düşündükçe çaresizliğim beliriyor yanımda. Şafak sökmek üzere; az önce tek tük ışıkları yanan, varla yok arası bir kasabanın önünden geçtim, kasabanın sokak lambaları karanlığın içinde inci gibi duruyor, gecenin ardında yolları bembeyaz parlıyor..oysa öyle midir yoksulluk ve sefaletin o keskin kokusu..sahil kenti yaklaştıkça benim canım daha çok yanıyor..senden uzaklaşmamın kaçıncı kilometresi bu ?Bulutlar dağların üzerinde gri mürekkepler gibi dağılıyor. Artık ağaçlar siyah benekler gibi belirgin, toprağın üzerinde uzanıyor.Şafak sökmek üzereyken yol şeritleri birbirinin ardına atılmış düğümler gibi çözülküyor. Çok geçmeden yoğun bir sis kaplıyor etrafımı, gözgözü görmüyor. Oysa kış da değil..Denizden kalkan o nemli iyot kokusu dağların üzerinde yuvalanmış, tepelerin başını tutuyor. Yüksekte olmalıyım.Oysa şehrin kokusunu alabiliyorum. Senin kokunu hatırlamıyorum. Ne çok oldu, yüzyıllar geçti sanki üzerinden, kahverengi toprağın rengi, gözlerinin rengiyle aynı. Toprak önümde sonsuz bir kahverengiliğin içinde uzanıyor. Gözlerinse güneş vuran bal kavanozlarının renginde aklımdan çıkmıyor. Canını yakanlara inat, bu denizin yanında benim yanımda olmalıydın. Uzun bir yolda sislerin içinde kaybolmuşken, çevremde tek bir iz, tek bir insan, tek bir ışık yokken yanımda olmalıydın. Oysa sessizliğin benimle şimdi. Tüy gibi bulutlara dokunup geçerken bir kez daha acıyla farkediyorum şimdi, aslında seni ne çok sevdiğimi..."
VEBALİ EYLÜLDE
Sen yine sükûtunu giy.
Bir eylül akşamı yerlerde yaprak cenazeleri, ılık yağan bir yağmur ve sonsuz bir sukut. Beni içine almadan bu eylül, bütün kuytularımı gömdüm senin şehrine. Yazdığım her kelime bir akşam üzeri şarkısı sana uyu diye. Batık bir eylül gemisi gibi vurdum şehrin en aksi yerine. Kıyılarında dolaştığım bu eylül, diğerlerine hiç benzemiyor oysa. Tüm iyi niyetiyle, akşamın son ışıklarıyla insanları sarıp sarmalayan bu ılık yağmur, kopacak fırtınanın habercisi gibi geliyor, kimsenin bilmediği bir dilde...Ilık bir yağmur yağıyor ve ılık bir kan sızıyor gecenin bir yerinden. İnsanların yüzlerinden, yüzsüzlüklerinden kirleniyorsun sen de ben de..Ne ironidir insanlara dünyanın haberini taşımış insan "haber" siz kalıyor, kendinden, geleceklerden, onlardan, bizerden, sizlerden,senden..
Gece taşıyor aynı şehri aynı sabaha, oysa ben bir körebe gibi hem seni hem kendimi arıyorum eylül ışıklarının altında. Tek bir kelimenin altına sığınmış bir şiir gibi olamamnın, tek olamanın, siz değil sen olamamamın Eylülü bu bahar.Eylülsüz bir sonbahar neyse, insansız kalmış bir şehir de o..
Sen yine sükûtunu giy.
Ben gece yarısı ışıklarının arasından, aralanmış bir perde gibi geçerken zaman, sonbaharın rüzgarlı eteklerini savuşturan telaşını her mevsim yerlere dökülen yaprak cenazelerini gördüm. Daha ilk günden hem de eylülden geçtim bugün. Eylül kalır mı dersin benle?Bir de dokunup da durdurabilsem nabzımda attığın yeri..
Eylül, ılık yağmurlarını dökerken tenime, ağustos sıcağından mayıs sıkıntısına, bir şizofren yasını geride bırakmışken, bir büyük şairin dizeleri takılıyor dudağıma : "Sonbahar sarsıntılarla gelir, dipten ve derinden; dağılır sis yelkenlileri ederli eylül gemilerinden"
O kederli Eylül gemileri, her sonbahar hayaleterini gezdirirken üzerimde ve işte fark ettim ben de..Söylenmemiş tek bir kelimem bile kalmadı geride. Vebali Eylül'de.
6 Eki 2010
BİR YAĞMURDAN ARTAKALAN
yağmur da birden,
apansızın gelir,
hiç ummadığın bir anda,
boşlukta yakalanırsın,
rüzgarla sayıklamalarla,
birdenbire yıkılır gökyüzü
"ıslanmaktan korkmadığın anda anlarsın.."
şaşırır kalbin sesinden önce,
ahmak ıslatan bakışlarıyla,
aniden gelen...
bütün eksikliği, yarımlığı,
selamsız, sabahsızlığıyla gelen,
bayramsız seyransız,
bütün yalınlığı, suskunluğuyla gelen,
yağmur gibi gelen,
ıslanmaktan korkmadığın anda anlarsın..
'hayatın sırrının suyunu,
çeşmelerden bulmazsın
ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın'*
bir kere ıslandın mı bu yağmurda,
bu hikayenin ortasında,
istesen de eksik
kalamazsın...
Özge Zengin /Ank 22 Eylül 10
©Tüm telif hakları saklıdır.
*Cem Karaca, "sevda kuşun kanadında"'dan alıntıdır.
"BEDENİN AŞAMAYACAĞI MESAFE" JEAN BAUDRİLLARD/KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI
"Bir ekranı okumak bakışla söz konusu olan şeyden tamamen farklıdır. Gözün bitmek bilmeyen bir kırık çizgi uyarınca dolaştığı dijital bir keşiftir bu. İletişimde muhatap olunan kişiyle, enformasyonda bilgiyle kurulan ilişki aynı niteliktedir. Dokunsal ve keşfettirici. Yeni bilgisayarlardaki ya da hatta telefondaki ses, dokunsal, boş ve işlevsel bir sestir. Bu tam olarak bir ses değildir artık; tıpkı ekran için bakışın söz konusu olmaması gibi. Tüm duyarlılık paradigması değişti. Bu dokunsallık dokunmanın organik anlamı değildir; gözle görüntünün yüzeydeki bitişikliğini, bakıştaki estetik mesafenin sonunu belirtir yalnızca. Ekranın yüzeyine sonsuzca yaklaşıyoruz, gözlerimiz görüntülerin içine serpiştirilmiş gibi. Seyirciyle sahne arasında mesafe kalmadı, bütün teatral uzlaşmalar yok oldu. Bu düşsel ekran komasına böyle kolay girebiliyorsak eğer, ekran, doldurmamız istenen sürekli bir boşluk halinde belirdiğindendir: Görüntülerin yakınlığı, görüntülerin izdihamı, görüntülerin pornografisi. Buna karşın görüntü hep ışık yılı uzaklıktadır. Hep bir tele görüntüdür. Çok özel bir mesafeye yerleştirilmiştir; bu yüzden bedenin aşamayacağı mesafe olarak tanımlanabilir ancak. Dilin sahnenin ve aynanın mesafesi beden tarafından aşılabilir niteliktedir, böyle olduğundan bu mesafe insanı kalır ve değişime olanak tanır. Ekran ise sanaldır, yani aşılamaz, yalnızca soyut bir iletişime olanak tanımasının sebebi budur.
İletişim alanı içinde sözcükler, jestler ve bakışlar sürekli yan yana olmalarına karşın birbirlerine asla değmezler. Çünkü ne bu mesafede ne de bu yakınlık, bedenin etrafını çevreleyen şeye olan mesafe ve yakınlığın aynısıdır. Görüntülerimizin ekranı interaktif, tematik ekran hem çok yakın hem çok uzaktır: Hakiki olmak için (bir sahnenin heyecan verici yakınlığına sahip olmak için) çok yakın, sahte olmak için (yapayın suç ortağı olmak için)çok uzaktır. Bu ekranlar, bu biçimde, artık tam anlamıyla insani olmayan bir boyut, uzamın kutupsuzlaşmasına ve beden şekillerinin birbirinden farksızlaşmasına düşen dış merkezli bir boyut yaratırlar."
jean baudrillard/KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI
İletişim alanı içinde sözcükler, jestler ve bakışlar sürekli yan yana olmalarına karşın birbirlerine asla değmezler. Çünkü ne bu mesafede ne de bu yakınlık, bedenin etrafını çevreleyen şeye olan mesafe ve yakınlığın aynısıdır. Görüntülerimizin ekranı interaktif, tematik ekran hem çok yakın hem çok uzaktır: Hakiki olmak için (bir sahnenin heyecan verici yakınlığına sahip olmak için) çok yakın, sahte olmak için (yapayın suç ortağı olmak için)çok uzaktır. Bu ekranlar, bu biçimde, artık tam anlamıyla insani olmayan bir boyut, uzamın kutupsuzlaşmasına ve beden şekillerinin birbirinden farksızlaşmasına düşen dış merkezli bir boyut yaratırlar."
jean baudrillard/KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




