Bana yüzünden çizgiler ver.
Yarına kalmasın hiçbir acı.
Bilirim, susarken ettiğin yemin,
sözle tutulmuyor....
Sarı bir zamanın suretine yazılmış, gün ışığına bulanmış, ay
parçası, gündüz yıldızı bir öğleden sonra. Buğulu bir çiçek kokusu rüzgarın
eteklerinde, neşeli bir yaz gününden bir yaz gecesine geçmeye hazırlanan yangın
yeri misali bir gökyüzü…
Göğün bağrından kopup gelen bir feryatsın, önünde duramıyor toprak…
Güneş gizlemiş kendini bulutların arkasına da dalgın dalgın, seyreyliyor âlemi.
Kokusunu, ümidini, getir de dört bir âlemin, hiddetini kendine sakla, hülasa
yeterince hiddet var dünyada.
Üzüntüm nedir bilir misin, kendisini ölesiye sevdiğimi
bilmeden yaşayıp gidecek. Uzun zamandır beklenen bir yola çıkarken, ayrılırken
bu şehirden, belki de yaşanabilecek en güzel hikâyeyi arkamda bırakırken, gizli
gizli ettiğim vedayı bilmeyecek. Ardından uzun uzun bakılan bir gidişim yada
bir gelişim de olmayacak bir daha…yüreğime
soktuğu hançeri içimde bir daha döndüremeyecek, bakışlarıyla, duruşlarıyla ve
sessizliğiyle bunu bir daha yapamayacak.
Arkasında bıraktıklarını düşünmüyor, uzun bir çığlık, neşeli
kahkahalara bırakıyor yerini. Kocaman bir bahçe, ortasında devinip duran
alıngan bir saklı su, gizemlerini keşfetmeye çağırıyor insanı.
İnsanın ruhu da çiçekleniyor, umutlanıyor,
heyecanlanıyor..Gündüz gibi beyaz ve aydınlık gülümsemelerle yaşıyor bu rüyayı.
Bahar, her yere eşit geliyor, çiçeklerle, beyaz aydınlık yollarla..
Güneşin gözyaşları, dünyanın
üzerine düştüğünde, arz yuvarlağı küçücüktü. Sancılarla, karanlıkla, kara bir
senfoniyle başladı hayat…Her başlangıç sancılıydı, doğum gibi, ölüm gibi,
karanlığın öz suyundan doğan insan, günah diye bilinen bir hazzın ertesinde,
vücuda geldi ve karanlık yanını taşıdı içinde.
Bil ki herkesin ömrü, kendi
mabedidir. O mabede soktukların, senin kutsalına dokunduğunda, karşılarında
durup sen şunu yanlış yaptın demek boynunun borcu olsun. Çünkü kimse kimsenin
mabedine, selamsız ve fütursuzca girmek istemez.
Ben senin mabedine girdiğimde,
gözleri ve sözleri kirlenmemiş bir çocuktum. Eteklerimi savura savura
ilerlerken, çevrene ördüğün o dikenli tel yüzünden, ellerim, avuçlarım, kalbim
kan içinde kaldı. Sana dokunamadan, kurduğun darağaçlarında, yargılandım ve
sonunda astım kendimi. O siyah senfoni, benim güneşten düşen çiğ damlalarımı
bir bir kendi karanlığına boyadı. Hayata ve geleceğe dair içimde iyi kalan ne
varsa, o yangın yerinde bıraktım. Ben bedenimi, senin siyah senfoninin tam
ortasında yaktım. Ne yazık, dönüp de bakmadın bile. Cesaretimi ve acımı görmeye
dayanamadı gözlerin. Şimdi, gördüğünde dön de bir bak, ne kalmış geriye
benden…Bıraktığın yerde, o günü durumundan daha muhteşem görünmeyen bir siluet
yalnızca. Bir kere izin verseydin eğer, belki o siyah senfoni yer yüzüne
dağılacak ve çılgın notaları, ayın karanlık yüzünü dahi aydınlatacak, güneşten
damlayan çiğ tanelerine dönüşecekti. Bir yangın yerindense, sevinçli çocukların
koşturduğu bir bayram yerine dönecekti hayatımız. İnanmadın, inandıramadım..